>Never Let Me Go

>Never Let Me Go, ya çok seveceğiniz, ya da nefret edeceğiniz filmler kategorisine giriyor. Yetimhanede büyüyen üç çocuğun hikayesiyle başlıyor film. Üçlü bir aşk öyküsüne dönecekmiş havası verirken izleyeni ters köşeye yatırıyor. En azından, benim gibi kitabı okumadan filmi izlediyseniz, olayların gidişatını garipseyebilirsiniz. (Bundan sonrası mecburen spoiler içerecektir.)

Distopik bir var oluş öyküsü var önümüzde. Tekinsiz ve buruk bir öykü. Yetimhanedeki çocukların görüp göreceği tek dünya, yetimhanenin dört duvarı ile o güzel ama sınırlı bahçesi. Çitin öbür tarafında ne olduğunu merak etseler de, kendilerine, çiti asla aşmamaları, orada korkutucu bir dünya olduğu söylendiği için korkularına yenik düşerler. Ortadaki garipliği tüm insancıllığıyla fark edip çocukları uyarmaya çalışan öğretmenleri (Sally Hawkins), anında okuldan ve yetimhaneden uzaklaştırılır. Niye hiçbir çocuğun sesi çıkmıyor diye garipseyip merak etmeye başladığınız andır bu. Çocuklar kendilerini sadece resim derslerinde ifade ederler. Gerçekten ruhları var mı diye merak ettikleri için koymuşlardır resim dersini sırf. Ayrıntılar önemli bir yer tutar. Kathy ile Tommy’nin yakınlaşması, daha sonra da Ruth’un devreye girmesi, üçlünün ilişkisini karmaşık bir hale getirir.

Büyüdüklerinde, filmin de asıl derdinin ne olduğu ortaya çıkar. Organ bağışı ve genetik kopyalama olaylarıyla ruhun varlığı, insan varoluşunun sebebi, insanın amacı ya da amaçsızlığı, tüyler ürperten bir riyakarlıkla yoğrulmuş bir sistem, doktorlarla hemşirelerin robotikliği, klonların çaresizliği boğaz düğümler. Nafile bir çabayla “asıllarını” görmeye çalışır klonlar.

Duygu sömürüsü yapıldığını düşünenler ve karakterlerin hiç başkaldırmadığı gerçeği filmden nefret etmenize de neden olabilir. Ortada hiçbir kaçış umudunun olmaması ve klonların kaderciliği insanın gerçekten sinirini bozsa da, yaşamın kısalığı ve zamanın kısıtlılığı karşısında her an’ı değerlendirmenin hayatiliğini vurgulaması boğaz düğümler ve filmi sevdirir. Tommy’nin çığlığı, Ruth’un son çabaları ve Cathy’nin o son günbatımı izleyişi unutulmaz. İzledikten sonra uzun süre kendime gelemedim ve film, Kazuo Ishiguro’nun Uzak Tepeler kitabını okuyup pek haz etmemiş olsam da, Never Let Me Go’yu okuma isteğimle sonuçlandı.

Yönetmen Mark Romanek inanılmaz güzel kadrajlarıyla, genç oyuncular da başarılı ama son ödül törenlerinde görmezden gelinen performanslarıyla filmin şiirselliğine katkıda bulunuyorlar. Yükselen oyuncu Carey Mulligan’dan uzun uzun bahsetmeme gerek yok. Sanırsınız, Cathy rolü onun için yazılmış. Özellikle Andrew Garfield ve beklemediğim kadar etkileyici olan Keira Knightley’e hakları teslim edilmeli. Keira Knightley diğer ikisinin yanında daha önceki dönem filmi tecrübelerini kullanarak karakterine bürünebilmeyi çok iyi başarmış.

2 Comments

Filed under film

>Karanlık Oda

>Hakan Bıçakçı’nın Karanlık Oda’sını okumak, David Lynch’in Kayıp Otoban’ında kaybolmak gibi. Bu yüzden, Altyazı Dergisi’nin 100. sayısında, Hakan Bıçakçı’nın Kayıp Otoban üzerine yazdıklarını okuyunca şaşırmıyor insan.

Hakan Bıçakçı’yı okumadan önce insanın şöyle bir silkinip karşısına çıkacak garipliklere, şiddetli bir içsel yolculuğa hazırlanması gerektiğini bilmesi gerekiyor okurun. Esrarengiz bir otobüs yolculuğuyla başlayan romanda, rüyalarla gerçeğin, geçmişle geleceğin iç içe geçmişliğini vurgulamamın gereği yok. Anlatıcının uykusunda kendini dişlemesinin garipliğini de. Benim özellikle sevdiğim bölümler, anlatıcının alışveriş merkezlerinin yavanlığı ile düğünlerin vıcık vıcıklığını betimlediği bölümler aracılığıyla, her şeyin aynılığının tekinsizliğini vurguladığı bölümlerdi. Bu bölümlerin etkisiyle roman yalnızca karanlık bir yolculuk olmaktan çıkarak, mizahi bir havaya da bürünüyor. Fotoğrafçı ana karakterin, alışveriş merkezindeki fotoğrafçı dükkanında geçirdiği sıkıcı saatler, o hiç sevmediği elektronik müziğin tüm dükkanlara hoparlörle verilmeye başlanmasıyla gelen dayatmacılık, modern hayatın aslında hiç de özgürleştirici olmayan özellikleri bir bir önümüze seriliyor.

İçerideki sabit, plastik, standart iklimin üzerini süslerle kaplayarak dışarıdaki dünyaya ayak uydurmaya çalışan bir kapsül burası. Yaşama sevincimi yürüyen merdivenlerin üçkağıtçı mekanizmaları gibi sabit bir hızla emen bir kapsül.” (s.55)

Kesin cevaplar vermeyi sevmiyor belli ki yazar ve okur olarak da, allak bullak olmuş bir şekilde, bir çırpıda okuyup bitiriyoruz romanı.

Leave a comment

Filed under kitap

>Ödül sezonu güzellikleri: 127 Hours – The King’s Speech

>
127 Hours

Danny Boyle 127 Saat’le köklerine dönerek pek hayırlı bir işe imza atmış. Minimalist bir gerçek hikaye olan 127 Saat, tahmin edilebileceği gibi büyük ölçüde James Franco’nun performansına dayanıyor.

Danny Boyle filmini çılgın kalabalıklar ve ışıltılı şehir hayatından görüntülerle açıyor. Filmimizin kahramanı Aron Ralston çılgın kalabalıklardan uzaklaşıyor yavaş yavaş. Hiç kimseye haber vermeden ve nereye gittiğini kimseye söylemeden yalnız başına yolculuğa çıkan Aron Ralston, kayaların arasına yuvarlanıyor ve 127 saat boyunca hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu süre boyunca kendini sorgulamaktan tutun, geçmişle hesaplaşmasına dek birçok aşamadan geçiyor. Cast Away’den ne farkı var diye soracak olursanız, 127 Saat’in öyküsünün “herkesin başına gelebilir” cümlesini kurdurtma potansiyelinin daha yüksek olduğunu ve daha mütevazı bir varoluş öyküsü anlattığını söyleyebilirim. Ayrıca minimalist bir öykü olmasına rağmen izleyiciyi sürükleyip götürdüğünü ve dramatik yapısıyla sarstığını da eklemem gerekir. Yaşamın her an’ının kıymetini bilmek ve elimizdeki sınırlı zamanla neler yapabileceğimizi bir kez daha düşünmek gibi beylik çıkarımlar yaptırıyor bilmem kaçıncı kez daha. Danny Boyle’un başarılı yakın çekimleri ve A.R.Rahman’ın Slumdog Millionaire’den çok daha etkileyici olan müzikleri de filmin etkisini artıran özellikler. Ama James Franco diyorum ben size! Nolur Jeff Buckley’i sen oyna, nolur!


The King’s Speech

The King’s Speech de oyuncuların performanslarına çok şey borçlu olan bir diğer film. Yine Black Swan gibi yalnızca birkaç mekanda geçtiğinden izleyiciye tiyatro havası yaşatıyor üstelik.

Kekeme prens Bertie’nin Lionel’dan aldığı konuşma dersleri ve ikisinin diyalogları filmin belkemiğini oluşturuyor. Kraliyet öyküleri ve İngiliz kraliyet ailesiyle ilgili filmler hiç ilgimi çekmemiştir ama The King’s Speech çok başka bir film ve umarım oscarı alan film de The King’s Speech olur. Inception’a vermeyecekleri kesin olduğuna göre tek umudum The King’s Speech şu anda.

Bertie’nin kekemeliği yüzünden kalabalıklara konuşma yapamaması ve bu yüzden başta sorumsuz erkek kardeşinin tahta çıkarılması, erkek kardeşinin evlilik dışı ilişkisi ve Hitler tehdidinin yaklaşmasına rağmen sorumsuzluğuna devam etmesi yüzünden tahttan indirilmesi ve onun yerine Bertie’nin zoraki olarak tahta getirilmesi şeklinde özetlenebilir hanedan hikayesi. Fakat söylediğim gibi, filmin derdi kraliyet dedikoduları, zoraki kral klişeleri değil. Bertie’nin hikayesinin kişisel ve evrensel bir kendini bulma öyküsü olması filmi asıl sevdiren özellik. Diksiyon hocası Lionel’ın prens Bertie’ye eşiti gibi davranması ve ona inatla Bertie diye hitap etmesi ile filmin sonlarında piskoposun klasik İngiliz küçümseyiciliğine rağmen Bertie’nin de Lionel’a hakkını teslim ettiği an’lar, filmle ilgili bahsedilmesi gereken diğer önemli bölümler. Sınıf farkı ve soylu aile takıntısı da masaya yatırılmış oluyor böylece. Bertie’nin Beethoven’ın 7. senfonisi eşliğindeki konuşması filmin zirve noktası.

Colin Firth üzerine sayfalar dolusu yazı yazabilirim. Hangi filmde görünürse görünsün, ne gibi saçmalıklarda oynarsa oynasın hep kendi kişiliğini katmasını bildi şimdiye dek. Burada da döktürmesi şaşırtıcı değil. Tüm oscarlar senin olsun sevgili Darcy. Geoffrey Rush da mizahi yönüyle hüzünlü yönünü kendisinde birleştiren karakterinde bir kez daha saygımı kazanıyor. Bir kere de vasat ol be adam! Shine ve Quills’ten beri takipçisiyim. Helena Bonham Carter’ı daha çok Fight Club’dan ve Tim Burton filmlerinden tanıyanlar buradaki alçakgönüllü ve sakin oyunculuğuna şaşırmış olsalar gerek. Halbuki filmografisine baktığımızda ilk rollerinin dönem dramaları olduğunu görüyoruz. (bkz. Howard’s End ve A Room with a View) Helena birçok role bürünebilecek bir oyuncu olduğunu göstermiş oluyor bu filmle. Bu üçlünün dışında birçok tanıdık İngiliz oyuncuyla da karşılaşıyoruz film boyunca. Michael Gambon ve Guy Pearce örneğin. Pride and Prejudice’in BBC versiyonunda Elizabeth’i canlandıran Jennifer Ehle’i burada Lionel’ın karısı rolünde kısa ama öz bir rolde olsa da yine Colin Firth’le bir arada görmek bir diğer güzellikti.

4 Comments

Filed under film

>Antilop ve Flurya

>Margaret Atwood yapmış yapacağını ve bizi en karanlık gelecek tasvirlerinden biriyle baş başa bırakmış. Komplo teorisi odaklı distopyalardan farklı bir yerde duruyor Antilop ve Flurya. Bilimin yıkıcı bir güç olarak kullanılmasının sonuçları evrende kalan son insan olan Kar Adamının geriye dönüşleriyle anlatılıyor. Böylece bir yandan Kar Adam’ın bize sunduğu kuru, çorak gelecekte, bir yandan da Kar Adamının geçmişiyle Antilop ve Flurya’nın yol açtıklarını paralel kurguyla okuyoruz. Yalın olduğu kadar keskin bir dili var romanın. Geriye dönüşler başdöndürücü bir hızla ilerlerken, Kar Adamının en yalnız yalnızlığı ve klonlanmış yapay insanlarla karşılaştığı bölümler çok daha dingin ilerliyor kupkuru gelecek atmosferiyle.

Flurya’nın dehası beklenebileceği gibi yıkıcı sonuçlara yol açıyor. İdealist bir dahi mi, tehlikeli bir dahi mi olduğuna hemen karar veremediğimiz Flurya’nın kendinden emin ve o her şeyi bilen, her şeye bir cevabı olan kişiliği, bir gün Kar Adamı’yla internette çocuk pornosu izlerken karşılaştıkları Antilop’u gördükten sonra değişiyor. “Değişiyor” demek abartılı olacak ve tam olarak açıklayamayacak ne demek istediğimi. Daha çok, Flurya’nın farklı bir yanıyla tanışmış oluyoruz denebilir Antilop’u gördükten sonra. Antilop’un varlığı ise çoğunlukla satır aralarına sinmiş durumda ve Antilop’la Flurya’nın temsil ettiklerinin farkına göndermeler yapıldığını da söylememe gerek yok.

Klonlanmış insanlar, klonlanmış hayvanlar var dedim ama sadece bunlar yok bu distopya romanında. Söz gelimi insanlar internetten canlı canlı idamlar, cinayetler, çocuk pornoları izleyerek eğleniyorlar ve şiddetin ve cinselliğin dozu ne kadar artarsa, iyi vakit geçirip eğlenme kapasiteleri de o denli artıyor. Margaret Atwood aslında insanın eğlence anlayışının ve şiddet güdüsünün önlenemezliğinin bastırılmayıp sadece şekil değiştirdiğini vurguluyor. Flurya ile Kar Adamı’nın birlikte vakit geçirdiği zamanlarda yaptıklarına ve internette oynadıkları oyunların şekline şemaline bakarsak bu daha çok gözümüze sokulmuş oluyor. Doğal kaynakların gitgide yok olmaya yüz tutması, dünyayı şirketlerin yönetmesi, doğal yaşamla sentetik yaşamın birbirlerinden bariz çizgilerle ayrılması, en basit bir virüsün bile hayatımızı nasıl cehenneme çevirebileceği gibi noktaların bize şu an bile çok yabancı olmadığı açık. Flurya’nın genetiğiyle oynayarak “yarattığı” insanların, Flurya’nın kendilerine inanç geni eklemediği halde kendi varlıklarını sorgulamaya başlamaları ve karşılarına ilk çıkan totemi bir güzel sahiplenmeleri ise çok manidardı.

Çok katmanlı ve birçok incelemeye gebe bir distopya Antilop ve Flurya. Okuduktan sonra, diğer distopyalarda olduğu gibi, kendinize gelmeniz zaman alıyor ama buradaki distopya evreni çok daha rahatsız edici sanki. Margaret Atwood’a daha çok ehemmiyet gösteriniz.

Leave a comment

Filed under kitap

>Sinemasal tekinsizlikler

>
Rabbit Hole

Daha çok Nicole Kidman’ın adaylıklarıyla öne çıkan bir film olsa da, Aaron Eckhart’ın da çok başarılı bir performans sergilediği bir aile dramı Rabbit Hole. Esasında Kidman bildiğimiz Kidman. Menajerleri iyi çalışmış olsa gerek ki uzun bir aradan sonra kendisini ödül törenlerine kazandırdılar. Çocuklarını kaybeden bir çiftin evliliklerini ayakta tutma çabaları ve çiftin kavgaları gerçekçi bir dram şeklinde ilerliyor. Terapi arkadaşlarıyla olan sahneleri gereksiz geldi. Sandra Oh bir yan karakter olarak yanlış seçim. Benzerlerinden Revolutionary Road kadar akılda kalıp sarsmıyor insanı Rabbit Hole ama gerçekçi bir aile dramı olduğunu söyleyebiliriz.


The Fighter

Ödül törenleri için banko adaylık potansiyeline sahip bir boks filmi olarak The Fighter, daha çok oyuncu performanslarıyla öne çıkan bir filmdi benim nazarımda. Gerçi boks filmleriyle aramın olmadığını söyleyip sizi yanıltmak istemediğimi de eklemek isterim. Abartılı IMDB notu sırf ödül sezonu filmlerinden biri olmasından kaynaklanıyor (8 küsür notu görünce hala imdbden bir şeyler bekleyenlerdenseniz tabii.) 10 üzerinden 7’lik diyebiliriz. Sorunlu eski boksör erkek kardeşle onlarca kız kardeşi (gerçekten klonlanmış gibiydi hepsi) ve dominant annesinin yanında kendi kariyerini ve hayatını kurmaya çalışıyor Micky Ward. Bir yandan da kız arkadaşıyla ailesi arasında kaldığından ortalığı yatıştırmaya çalışıyor. David O.Russell biraz eski usül filmleri andıran ve bu yüzden de Akademi’nin çok dikkatini çekecek bir tarzla, bir yandan da belgeselimsi bir hava da hissettiren bir film çekmiş. Mark Wahlberg’i hala The Departed’daki fuckercı halleriyle anımsarken ister istemez, Christian Batman Bale’in artık usta bir oyuncu olarak anılması gerektiğini, Amy Adams’la Melissa Leo’nun da döktürüp durduklarını söylemek isterim bir de. Oscar tahmini yap diyorsanız, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü bu ikisinden biri alacaktır kesin derim (Helena Bonham Carter’ı henüz izlemedim King’s Speech’te ama Helena’nın hastasıyımdır). Christian Bale de garantidir pek tabi bu kez. Aksi halde Akademi sövgü yağmuruna tutulacaktır bolca. Hem rol için insanlıktan çıkmış çekici oyuncuları çok sever Akademi. Globe’larda da pek neşeliydi Jesus Bale (o saçlar beni benden aldı) ve Terminator’deki agresif hallerinin esamesi okunmayan, karısına pek bağlı bir adam portresi çizdi. Sevgi-nefret ilişkisi kurduruyor insana diyorum o kadar, inanmıyorsunuz!


Fish Tank

Andrea Arnold’ın Fish Tank‘indeki ergen kızın duruşu ve öyküsü Skins dizisindeki gençleri anımsatıyor. Bu da bizi İngilizlerin ergen öyküleriyle sosyal gerçekçiliği vurgulama konusunda durup durup etkili yapımlar ortaya çıkardıkları sonucuna götürüyor kaçınılmaz olarak. (This is England vardı bir de.) Arnold karakterlerin portresini yoğun bir gerilim atmosferinde, diken üstünde diyebileceğimiz bir tutumla aktarıyor. Mia’nın kıstırılmış hayatından bir şekilde yırtma hayalleri, hip hop dansçısı olma çabaları, anneden başka her şeye benzeyen annesinin erkek arkadaşıyla olan yakınlaşması, yeni favorilerimizden Michael Fassbender’ın kaçınılmaz bir doğallıkla oynadığı karakterin Mia’nın dünya görüşüne olan etkisi ve bir genç kızın hayattan aldığı ilk tokatlarla isyanları bir bağımsız film olarak başarıyla aktarılıyor. Yalnız, kız kardeşine biraz daha sevecen davransaydın ya be Mia? Andrea Arnold’ın bir sonraki projesi Wuthering Heights olacakmış. (Aslında en son Tom Hardy’nin oynadığı bir tv filmi vardı diye biliyorum ama bakalım bu yeni sinema versiyonu nasıl olacak.)


Winter’s Bone

Son izlediklerimin en iyisi Winter’s Bone’du. Kayıp babası ve hasta annesi yüzünden iki küçük kardeşinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan 17 yaşındaki genç kızın, uyuşturucudan başka bir gelir kaynağı olmadığı bariz o kasvetli kasabadaki mücadelesi her zamanki bağımsız film havasından ziyade tekinsiz bir atmosferle anlatılıyor. Filmin diken üstündeki tutumu Frozen River’ı anımsatırken ve Frozen River’dan daha etkileyici bir biçimde ilerlerken hikaye, Sundance’te de ödül kazanmış film tekinsiz kasaba havasını bize aynen yaşatıyor. Soğuk, bencil ve gaddar ruhlu insan portreleri insanın içine oturuyor. O sincaplar ve testereler adeta birer gotik objelere dönüşüyor. Şaşaanın zerresi yok filmde gerek hikayenin ilerleyişi, gerek yönetmenin kadrajları açısından. Başroldeki Jennifer Lawrence yeni bir çarpıcı kadın oyuncu geliyor diye naralar atarken, amcasını oynayan John Hawkes da akılda kalmayı başarıyor.

Hollywood oyunlarıyla parsaları toplayan Kathryn Bigelow’dan ziyade Debra Granik ve Andrea Arnold gibi doğallıklarından bir şey yitirmeyeceklerini umduğumuz kadın yönetmenler bize daha çok umut vermiş oluyor böylelikle sinema adına. (Jane Campion ve Sofia Coppola’nın yerleri ayrıdır.) Fish Tank için de Winter’s Bone için de “akmayan filmler” yorumlarına sıkça rastlayabilirsiniz. Bana göreyse, akmıyormuş gibi göründüğü halde her saniyesi tetikte izlenen filmlerdi. Boğaz düğümleyici filmler…

4 Comments

Filed under film

>2010 dizi güncesi bölüm 2

>Sırada her zamankiler var:

SupernaturalEn baştan beri iblislerle savaşan Dean ve Sam 4. sezondan itibaren meleklerle de mücadele etmek zorunda kaldı. “Meleklerle mücadele etmek” diziyi bilmeyenlere garip bir söyleyiş gibi gelebilir. İnsanın kafasındaki melek imgesinden çok farklı melekler var Supernatural’da. Meleklerin amacı Lucifer ile Michael’ı karşılaştırıp ikisinin arasındaki savaşla dünyayı kıyamete sürüklemek ve kendi iplerini oynattıkları bir dünya-evren-cennet oluşturmaktı. Bunun için de hedefleri Michael’in “vessel” denilen dünyevi bedeni olan Dean ile Lucifer’in dünyevi bedeni Sam’i ikna etmeye, gerekirse de tehdit etmeye çalışmaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı tabii. Özgür irade yüzünden öncelikle Dean ve Sam’i ikna edip evet dedirtmek zorundaydılar. Kahramanlarımızın asi kişiliği buna engel oldu ve sevdiğimiz yegane melek Castiel’in de yardımlarıyla 5. sezonda televizyon tarihinin en çok dudak uçuklatan sezonlarından birine imza attılar. Bu kargaşada Tanrı’yı arayışları da oldukça umutsuz bir arayıştı ve bu arayış melek Castiel’i resmen depresyona ve “alkolizme” sürükledi. İnsan bedenindeki bir meleğin içkiye meylettiği bölümler ve Dean’le aralarındaki o kaçınılmaz bağ ile kimya evlere şenlikti.

5. sezon çok sayıda unutulmaz an’la doluydu. Sam ve Dean’in mahşerin 4 atlısını bulma çabaları, Dean’in Azrail’le olan ve 6. sezonda da yeni sezonun en iyi bölümü olarak anabileceğimiz karşılaşmaları, Sam ve Dean’in “cennet” anlayışları, her ikisinin de televizyon dizilerine hapsoldukları bölüm (Changing Channels), melek Zachariah’nın kötü adam profilinin kitabını yazdığı anlar, Dean’in geleceğe dönüş bölümünde yaptığı geleceğe yolculuk, Paris Hilton’lı bir nevi intikam komedisi olarak adlandırabileceğimiz bölüm, zaman zaman karşımıza çıkan ürkütücü çocuk profilleri, Dean’in Benjamin Button olduğu bölüm, Dean’in her şeyden vazgeçip evet demeye meylettiği ve Castiel’den sıkı bir dayak yediği bölüm (Point of No Return), iblis Crowley’li bölümler, kıyameti engellemeye çalışmanın deveye hendek atlatmaktan zor olduğunu bilmelerine rağmen Bobby’nin de yardımlarıyla birer anti-kahraman olarak kendi başlarına mücadele etmeye çalışmaları ve o unutulmaz assbutt’lı final bölümü…

6. sezonun ise pek iç açıcı başlamadığı görüldü birçok Supernatural hastası tarafından. Ne zaman ki Dean bir vampire dönüştü, o bölümle birlikte yeni sezonun da gidişatı belirlenmiş oldu. Vampir bir Dean’i izlemek ve tüm o Pattinson-Twilight göndermeleri insanı yerlere yatıracak kadar komikti bana göre. Castiel’in cennetin kayıp silahlarını bulma çabaları, iblis Crowley’nin 6. sezonun ilk yarısına damga vurması (tricksterın yokluğu Crowley ile kapatılmış oldu diyebiliriz), sırf Bobby’ye odaklanılan bölüm, X-Files göndermelerinin olduğu bölüm, Azrail’in göründüğü bölüm ve “ruhsuz” Sam’in ruhu varken mi yoksa ruhsuz mu daha iyi olacağı tartışmaları diziyi yine ilgi çekici noktalara götürdü ve kafa karıştırıcı bir ara finalle bıraktı bizleri. 6. sezon bir önceki sezon kadar şaşaalı değil. Hele Dean’in o çirkinler çirkini kadınla normal bir hayat sürmeye kalktığı bölümler işkence gibiydi. Yine de bu yukarıda saydığım anlar gibi enteresan anlara da yer verdiği için benim için harika gidiyor ve zaten en vasat bölümleri bile seviyorum.

House
6. sezonun ilk yarısı beni hiç tatmin etmemişti, özellikle de Foreman-13 ilişkisi. İlle de bir ilişki yaşamaları gerekiyor maalesef dizi karakterlerinin yapımcılar nazarında. House’ın deliliğe meylettiği bölümlerin üzerine daha fazla gidilmeliydi. Bu sezonun ikinci yarısı nispeten daha iyiydi. Sırf Cuddy’ye odaklanılan bölümle Cuddy’nin ne menem bir Superwoman olduğunu izlemiş olduk. Sezon finali de dokunaklıydı.

7. sezonun odak noktası House-Cuddy ilişkisiydi. Sıkıcı olur diye bekliyordum ama aynı anda hem patron hem de sevgili olarak House’ın Cuddy’le ilişkisinin ikilemlerini izlemek keyifliydi. Yer verdikleri vakalar da, artık o kabak tadı veren Tanrı var mıdır yok mudur tartışmalarının ele alındığı bölümü saymazsak ilgi çekiciydi.

Cuddy sevdiğim karakterlerdendir, tabii bir de o teşhirciliği olmasa. Drama kraliçesi 13’in de ortalarda görünmemesi pek iyi oldu ama yeni gelen o itici öğrenci kız 13’i fena halde arattığı için şu an 13’in çok hayranı olmasam da onun geri dönmesini istiyorum. Ayrıca Taub’un dizinin en gereksiz karakteri olduğunu düşünüyorum hala. Kendi zayıflıklarını karısını sürekli aldatarak kapatmaya çalışan zavallı erkek profillerini izlemek sıktı artık. Ayrıca Chase ile Foreman’a da bayıldığım söylenemez. Chase’in ne kadar yakışıklıyım, ne kadar da cerrahım havaları Cameron’ı aratıyor kuşkusuz. O yaşta da nasıl cerrah olunuyorsa artık… Cameron yerine Chase çıksaydı diziden daha mutlu olacaktım ama maalesef Chase-Cameron ilişkisi işi bozmuştu. Foreman da iticidir falan ama yine bu diğerlerinden iyidir bir doktor olarak. İki kadın iki erkek olsa ne olur hem ekipte? Ayrıca bundan sonraki bölümlerde mümkünse daha fazla Wilson-House diyalogu görmek istiyorum. Wilson’ın o meymenetsiz kadından ayrılmasına da çok sevindiğimi söylemek zorundayım!

Breaking Bad

Dizinin en beğendiğim sezonu 3. sezon oldu. Walter’ın karısıyla yüzleşmesinin sonrasında gelen olaylar, yeni patron Mr. Fring, Jesse Pinkman’ın geçirdiği evrimler, şeytana pabucunu ters giydiren avukat, Hank Schrader’ın başına gelen dokunaklı olaylar ve o tüyler ürpertici ikizler…

2. sezonun sonunda Jesse’nin ölen kız arkadaşının yol açtığı sonuçlar ikilinin ilişkisini de daha bi sertleştirdi. İlk iki sezonda da Walter-Jesse kavgalarına sıkça tanık olmuştuk ama 3. sezondaki kavgalarının etkileri başkaydı. İşlerin bu kadar ciddileşmesinde yeni patronun milyon dolarlarının da payı vardı. Pinkman’ın Walter’ı tehditleri ve ikilinin sert kavgalarının yanında, Walter’ın yine Pinkman’ın yardımına koştuğu bölümler ve izleyiciye istemeden de olsa “ne zaman yeniden beraber uyuşturucu yapacaklar” dedirtmeleri akla ziyandı. Her ikisinin de gözünü kırpmadan suç işleyebilecek suçlulara dönüşmelerini izledik hop oturup hop kalkarak. 3. sezonun son iki bölümüne özellikle dikkatinizi çekerim.

İlk iki sezon daha çok dram ağırlıklıyken üçüncü sezon gerilim odaklıydı. Dizinin en eğlenceli anlarının müsebbibi şeytana pabucunu ters giydiren avukattır. Walter’ın o sinsi derecede tehlikeli olan patronunun varlığı da diziye çok şey kattı. Breaking Bad’in en büyük başarılarından biri keskin gerçekçiliği ve tutucu Amerikan kasabalarının ikiyüzlülüğünü açıkça göstermesi ise, bir diğer başarısı da her bölümün akıbetinin o bölümün açılış sekansına ustaca bağlandığı kurgusudur. Pinkman-Mr.White isimlerinin Rezervuar Köpekleri’ne yaptığı göndermeleri de unutmayalım.

Galiba devam edecek…

5 Comments

Filed under dizi

>2010 dizi güncesi bölüm 1

>Daha önce çok eğlenerek yaptığım dizi karakterleri listesi her şeyi söylüyor aslında. Tabii o listeyi şimdi yapsam birtakım eklemeler yapardım.
Önce ilk olarak geçen yıl tanıştıklarımdan bahsedeyim kısaca, zira uzun uzun blog yazmaya mecalim yok. Mümkün olduğu kadar az spoilerla yazmaya çalışmanın da zor olduğunu ekleyim.

Veronica MarsAçıkçası cnbc-e yayınlamasaydı Veronica Mars izlemek aklıma gelmezdi. İyi ki de yayınlamışlar ve şahane bir kadın karakterle, Nancy Drewvari bir yeniyetme dedektifle tanışmış oldum. Yalnızca dedektif dizisi olarak değil, bir gençlik dizisi olarak da başarılı Veronica Mars. Özellikle sınıf çatışmaları dizide önemli bir yer tutuyor. Kim-kimle-nerede mantığıyla çekilmiş o kadar çok gençlik dizisi var ki, Veronica Mars ilaç gibi geliyor. Gossip Girl’e de sesini veren Kristin Bell’i sevmemi sağlayan dizi oluyor böylelikle Veronica Mars. Veronica’nın yanında Logan karakterinin göründüğü sahneler ve dizi boyunca geçirdiği evreler de dikkat çekici.

Skins Gençlik dizileriyle başladım madem, gençlik dizilerinin en vahşisiyle devam edeyim. Skins gerçekten “vahşi” bir dizi. Gençlik dizilerinin Six Feet Under’ı ilan etmekte sakınca görmüyorum Skins’i. Sonuçta bu bir Gossip Girl, O.C değil. Sanki gençlik dizileri gramerini yeniden yazar gibi bir hali var. Amerikan MTVsi Skins’in ilk jenerasyonunu Amerikalı oyuncularla birebir kopya senaryoyla (en azından fragmanından öyle görünüyor) yeniden çekmiş ama sonuç Coupling’de olduğu gibi hüsran olabilir. Gördüğüm kadarıyla fragman özellikle Sid’le Cassie’ye hakaret gibiydi.

Birbirinden nev-i şahsına münhasır tipler ve çok sayıda sarsıcı sahne var İngiliz dizisi Skins’te. Olayların her bölümde bir karakterin etrafında gelişmesiyle her bölümde bir karakterin yaşamının iliğine kadar gidiyoruz. Bu üslup artık Skins’in alameti farikası haline geldi. Birçok eğlenceli sahne de var Skins’de ama daha çok keskin bir gerçeklik ve hüzün duygusu hakim. Karakterler dibe vururken biz de izleyici olarak allak bullak oluyoruz. Benim favorim birinci jenerasyondu fakat ikinci jenerasyonda da çok fazla unutulmaz an var. İkinci jenerasyona damgasını vuran ve ilk jenerasyonun yer aldığı ilk iki sezonda da önemli bir etkisi olan Effy faktöründen, birbirinden çok farklı ikiz kardeşler Emily ile Katie’den, final sahnesinde ağzımızı bir karış açık bırakarak böyle sonuçsuzluk mu olur diye isyan ettiren Cook’tan bahsetmesem olmaz. İlk jenerasyonda her şeyiyle isyan “ohvow” Cassie, dibe vurmanın kitabını yazan Sid karakterinde müthiş oyunculuğuyla Mike Bailey beni benden almıştır. Dizinin en başarılı yönünün oyuncu seçimleri olduğu kesin. Hepsi ayrı ayrı döktürüyor. Fakat maalesef liseden sonra o özlediğimiz karakterlere ne oldu onu öğrenemiyoruz. Dizi her iki sezonda bir yenileniyor ve yeni karakterlere yer veriyor. 3. jenerasyonun yayınlanması yakındır.

Merlin

Merlin gibi tarihi fantastik dizilerin ilgimi çektiğini söyleyemem yine de sürükleyiciliği, Prens Arthur’la Merlin arasındaki eğlenceli diyalogları, Lady Morgana’nın karanlık tarafa meyletme süreci gibi ilgi çekici yanları olan bir dizi Merlin. Bir fantastik macera olarak istemeden de olsa insanı kendine bağlıyor ama daha çok iyi vakit geçirmek için izlenecek bir dizi. Özellikle sabitfikirli büyücü düşmanı kral Uther’ın göründüğü sahnelerle başka oyuncu bulamamışlar mı Arthur’un aşkı olacak, diye isyan ettiren Gwen diziyi sevmenize yardımcı olmuyorlar. Uther’ın toplama kampçılarından pek de farkının olmamasıyla, “artık ölsün, Morgana ve karanlık büyücüler,” kazansın bile diyebiliyorsunuz. Bu öykü çok tutmuş olsa gerek ki, yakında Eva Green’li, Joseph Fiennes’lı Camelot dizisi geliyor.

Mad Men
2010’un ikinci yarısında başlayıp sonunda bitirdiğim için çok memnun olduğum dizidir Mad Men. İlk sezonuna bayıldığımı söyleyemeyeceğim, ne de tüm o Don Draper hayranlığının buna yardımcı olduğunu. Tüketim toplumunun güçleniş hikayesini ön plana alan, ödüllü bir dönem dizisi olsa da 60’lı yılların yavaş yavaş uyanan toplumuna daha çok arka planda yer veren bir dizi Mad Men. Don Draper acaba şimdi hangi hatunu yatağına atacak ya da ne gibi cin fikirler bulacak diye değil, Peggy-Cameron-Joan üçlüsü için izledim diziyi daha çok. Peggy Olson en sevdiğim kurgusal karakterler arasına girdi bile. Peggy’nin dizi boyunca gelişimini, ikilemlerini ve mücadelesini izlemek, Don Draper’la karısı Betty’nin atışmalarını-ya da atışamamalarını-izlemekten daha keyifli. Keza başlarda son derece sinir bozucu olan Campbell’la Joan’un sonradan sonraya daha bi döktürmelerini izlemek de öyle. Joan’un o lafı gediğine koyan lafları yok mu… Erkeklerin dünyasında ya kadınlığınızı unutma ya da kadınlığınızı sonuna kadar teşhir etmekten başka seçeneğiniz yok mu? Umutsuz ev kadını Betty Draper’a baştan beri kaçınılmaz bir şekilde destek verirken 4. sezonda özellikle kızıyla olan ilişkisinde ne kadar arıza ve itici bir tipe dönüştüğünü izlemek üzücüydü. January Jones’un da abartıldığını düşünüyorum zaten. Hayatını yalanlar üstüne kuran Don Draper karakterinde, karaktere bayılmasam da Jon Hamm’in döktürdüğünü kabul etmem gerekir. Don Draper’ın da sevdiğim sahneleri olmadı mı? Elbette oldu. Örneğin Peggy’le olan tüm sahneleri ve reklamcılarla müşterileri parmağında oynattığı sahneler favorimdi. 4.sezonun 7. bölümü olan Don’la Peggy ilişkisinin tüm dinamiklerini gözler önüne seren ikisinin iş yerine tıkıldıkları bölümü özellikle anmalıyım. Şu an en çok merak ettiğim ise Campbell’ın yaşamı ne yöne gidecek? Şu şaşkaloz Trudy’den kurtulabilecek mi?

Boardwalk Empire

En iyi yeni dizinin neden Boardwalk Empire olduğunu daha önce ayrıntılarıyla anlatmıştım. Nucky Thompson-Steve Buscemi bile yetiyor aslında ama dizide ondan çok daha fazlası var.

devam edecek…

7 Comments

Filed under dizi