Category Archives: Uncategorized

Tek Boynuzlu At

Iris Murdoch, Tek Boynuzlu At adlı bu romanında, yine özgürlük, inanç ve ölüm kavramlarını karmaşık ilişkiler ağı çevresinde sorguluyor. Iris Murdoch’ı ilk kez okumak için en uygun seçenek olduğunu söyleyemeyeceğim bu kitabın. Müthiş kurgusu ve insanın ağzını beş karış açık bırakan finaliyle Kara Prens adlı romanı, büyük ihtimalle daha yerinde bir seçim olacaktır yazarı ilk kez deneyecekler için. Yazarın bir diğer favori romanım olan Melekler Zamanı‘nda ise, adından da belki tahmin edileceği gibi, inanç ve özgürlük kavramları sorgulanıyordu yine ve felsefi yanı daha baskın bir romandı. Kesik Bir Baş adlı, herkesin herkesle bir şekilde ilişkisinin olduğu romanında da, yine bu temaların olduğu söylenebilir fakat sevdiğim kitaplar arasında anamayacağım Kesik Bir Baş’ı. Kara Prens’in ardından okuduğumda, bir nebze hayal kırıklığı yaratmıştı.

Tek Boynuzlu At, Marian adlı genç bir kadın, İngiltere kırsalına bir kadına edebiyat dersleri vermeye geliyor. Aslında bir çocuğa ders vereceğini sanıyor ilk başta, fakat gizemli bir malikanenin gizemli karakterleriyle karşılaşınca, elimizde tekinsiz bir roman olduğunu anlıyoruz. Malikanede hapsedilmiş kızıl saçlı kadının “gardiyanları” olan diğer karakterler de, tıpkı o kızıl saçlı kadının kendisi gibi, güvenilmez, itici ve tekinsiz. Kızıl saçlı kadının geçmişi yavaş yavaş açığa çıkarken, bu malikaneye komşu olan insanların da aradaki bağları, Effingham karakteri aracılığıyla anlatılıyor. Marian ve Effingham’ın bakış açısıyla anlatılıyor romanın büyük bir kısmı. Her iki karakterin de, romanın sonunda, tüm bu karmaşık olayların etkisiyle kendi yaşamlarını sorguladıklarını eklememe gerek yok sanırım.

Romanın sonu tartışmaya açık, çünkü insan, sanki daha başka türlü bir son yazılabilirdi diye düşünmeden edemiyor. Iris Murdoch’ın kendisi de, karakterleri cezalandırmak istemiş sanki. Romanı sonuna kadar soluksuz okutan da zaten, Murdoch’ın psikolojik öğeleri adeta bir gerilim ve dedektif romanıymış gibi okutabilen sürükleyici üslubu. İngiltere kırsalını betimlediği bölümlerde de ustalığı görülebiliyor. Bundan sonra başka hangi Murdoch romanı okursun diye sorarsanız, Ağ ve Deniz Deniz adlı romanları şeklinde cevap veririm. Şimdilik Murdoch’a ara verelim, kendisinin yaşamının son yıllarında yakalandığı Alzheimer hastalığının etkisiyle romanlarını bırakın, kendisini bile unuttuğunu öğrenmenin hüznü ile.

Advertisements

Leave a comment

Filed under Uncategorized

Hello world!

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

1 Comment

Filed under Uncategorized

>Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş

>
“Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor” cümlesiyle başlayan Hasan Ali Toptaş yapıtı, Dostoyevski ile Edgar Allan Poe arasında bir çizgi tutturacakmış gibi bir izlenim aşılıyor ilk başta okura. Okudukça kitabın olaylardan çok izlenimlerin, içsel yolculukların, imgelerin sözcüklerle bütünlenişinin kitabına dönüştüğü görülüyor. Farklı bir dünyaya gitme fantezisinin sözcüklerde vuku buluşu olarak betimlemeyi istiyor insan.

Belirsizlikler dizgesi olarak ilerleyen kitap, özellikle biçem açısından Edgar Allan Poe‘yu andırıyor. Yalnızca belirsizliklerin ve imgelerin dizilişinde değil, ayrıntıların kılı kırk yaran betimlemelerinde, kimi zaman uzunluğu bir sayfayı bulan cümlelerde, anlatıcının gördüklerini sözcüklere döküşündeki ikircikli tavrında Poe’yu özlemle andı blog yazarınız son derece kişisel bir biçimde. Anlatıcı gerçeğin peşinde mi, insan suretindeki bir imge ya da imge olduğunu sandığı bir gerçeklik olduğuna kanaat getiremediği Alaaddin adını verdiği karakteri mi arıyor, yoksa kendi öz benliğine bir yolculuk mu yapıyor…

“Motel ROM’un derinliklerinde yankılanan kaygılı bir sesle, herkes gibi benim de serap gördüğümü söyledi. Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına varmadan ben yaratmıştım bu serabı… Hatta, işi gücü bırakıp günden güne onu büyütmüş, parıltılarını bakışlarımla beslemiş, her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızımı alamayıp Alaaddin diye adlandırmış ve işte bütün bunların sonunda da, uğruna deli divane olunacak, göz kamaştırıcı bir hale getirmişim (…) Elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabii… Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa… Ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış…” (s.45-46)

İtinayla okunmayı hak eden bir yazı için buraya tıklanabilir.


5 Comments

Filed under Uncategorized

>tüketen

>İnsanlarla sosyalleşiyor musun, yoksa insanları tüketiyor musun?

5 Comments

Filed under Uncategorized

>parfümün dansı-pancarın dansı

>

Batı’nın sentetikliği, inadına mantıkçılığı, tüketime tapıcılığı ile Doğu’nun maneviyatı, münzeviliği,doğallığı arasındaki farkı görmezden gelemezken; Batı’da geçen kısımlarla Doğu’da geçen kısımlar arasındaki akıcılık ve samimiyet farkının da fark edilmemesi çok zor.
Batılıların ilişkileri çıkarcılıktan ve yavan seksten başka birşey içermiyorken, Doğulu Kudra ve Alobar’ın aşkları aynı anda hem bilge hem eğlenceli, hem ruhani hem şehvetli olmayı nasıl başarıyor ve bu nasıl bir “bu dünyaya ait olamazlık” hissidir?
Keçi ayaklı tanrı Pan’dan kimi zaman tiksinirken, kimi zaman duygularla düşünceleri ayrı bir kefeye koyan Batılılara kızdığı bölümlerde hayran olmadan edemiyorsunuz.
Batılıları anlatan kısımlarda büyük ölçüde sıkıldım.
Parfüm elde etme yarışı ve içi boş ilişkiler yumağını aktarırken yazarın özellikle böyle bir tavır takındığı hissine kapıldım.
Doğu ise bambaşkaydı.
Alobar’dı, Kudra’ydı, hiç yaşlanmamaydı, Pan’ın dobralığıydı ve gülümseme hissi uyandıran satırlara sahipti.
Hayalgücü ve satır aralarındaki bilgeliğin kitabı.
Baş aktör ise Pancar!

7 Comments

Filed under Uncategorized

>bulutsuzluk özlemi

>Uzun zamandır bir konsere gitme imkanım olmamıştı.
Bulutsuzluk Özlemi konseri iyi geldi.
Samimi ve rahat bir konserdi.
Zıpladık, eğlendik, kıymetini bildik.
bu kadar.

6 Comments

Filed under Uncategorized

>ankara günlüğü

>

1-*sera *pohpohperisi *ralkatro *isilwen
2-*compassionate *isilwen *sera *pohpohperisi

ne güzeldi 🙂
keşke daha fazla zamanımız olsaydı ama buna da şükür.
Ankara’da böyle güzel zaman geçirebileceğimi hayal bile edememiştim.
Ankara güzel anılar çağrıştırmazdı genelde.
bu kez güzeldi ve artık orada da sevdiklerim var.

birbirimizi görür görmez sıkı sıkı sarılmamız ne güzeldi.
tutku sevgilisiyle buluştuğunu sanıp papatya getirmişti. ne güzeldi 😀
berilin kıpkırmızı yanakları, gözdenin yolda yürürken bile iş teklifi alması ne güzeldi.
kardeşimle yolda dönerken sarılarak uyumamız ne güzeldi.

bunların dışında çok yorucu ve uykusuz geçti.
üşüdüm bir de çok.
:*
07.05.06

17 Comments

Filed under Uncategorized