Category Archives: kitap

>Iza’nın Şarkısı

>Magda Szabo’nun olağanüstü güzellikte yazılmış romanı, kocası ölen yaşlı bir kadının, taşradan şehire, kızı Iza’nın yanında yaşamaya gidişini anlatıyor. Bayan Szöcz evinden ayrılınca ruhunu da yitiriyor bir bakıma çünkü kızı Iza’nın ona sundukları ve Iza’nın annesinin daha rahat yaşaması için düzenlediği ortam ters bir etki yaratıyor. Yaşlılık ve gençlik, kasaba ve şehir hayatı arasındaki farklar, gündelik hayatın olağandışılığı ve basit görünen ayrıntıların hayatiliği, Szabo’nun kaleminden okurun da ruhuna nüfuz ediyor. Öyle ki, olağanüstü olaylar, sürükleyici maceralar ve gelgitlerle dolu diyaloglar yok bu romanda ve Szabo sanki, sağlam bir roman yazmak için beylik kullanımlara gerek olmadığını haykırıyor bizlere.

Bayan Szöcz taşradaki evinde güleryüzlü ve becerikli bir kadınken, kızıyla yaşamaya gittikten sonra, hayattan soyutlanan tüm yaşlılar gibi düşüşe geçiyor. Yaşlılığın asıl trajedisi ölüme yaklaşmak değil de, insanın çevresindekilerin yaşlılığa olan algılarının yol açtıkları gibi geliyor bazen bana. Bayan Szöcz sapasağlam bir kadın olduğu halde, kızı Iza annesine bir yaşam alanı bırakmıyor; annesine sunduğu rahatlıklar yaşlı kadını daha da bunalıma sürükleyerek yaşamın dışına itiyor.

Romanı tüm karakterlerin bakış açısından okurken, çok sıkı bir çalışma hayatı olan Iza’nın bakış açısından okuduğumuz satırların bize daha geniş bir perspektif sağladığı bir gerçek. Yaşlılarla yaşamaya ilişkin tüm ayrıntılar çok sahici ve böyle bir yakınınız varsa, ki 93 yaşında ölen bir yakınım geldi aklıma sık sık kitabı okurken, kitabı daha da içselleştirebiliyorsunuz. Iza’nın karakterini daha iyi tahlil etmemizi sağlayan kişi ise, eski kocası Antal oluyor. Antal ve hemşire Lidya aracılığıyla, Iza’nın katı disiplinli, duygudan yoksun ve yönetmeyi seven karakterinin, o her şeyi düşünen, fedakar Iza imajıyla pek örtüşmediğini ve Iza’nın esasında yaşamdan ne kadar çok korktuğunu anlıyoruz.

Duygusallığıyla sarsan, gerçekçiliğiyle daha da etkileyen bir roman Iza’nın Şarkısı. Karakterlerin duyumsadığı melankoli okura da geçiyor. Gündelik ayrıntıların dehşeti sizi de dehşete düşürebilir. Bu kitapla ilgili başka bir yazıya buradan göz atabilirsiniz.

Advertisements

Leave a comment

Filed under kitap

>Süper İyi Günler

>Asperger sendromlu bir çocuğun günlüklerini okumak, dünyaya -çoğunlukla- salt mantık çerçevesinden bakan bir bireyin günlüklerini okumak aynı zamanda. Christopher mecaz denen olaydan bihaber. Söylenenleri kelimenin ilk anlamıyla algıladığı için trajikomik olaylar meydana geliyor. Komşunun köpeğini ölü bulan Christopher’ın dedektifliğe soyunması, insanları sorgulamaya çalışırken cereyan eden komik olaylar ve kendisini rahatsız edici aile gerçeklerine götüren olaylar zinciriyle birlikte, kitabın en sürükleyici kısmı olan tren yolculuğu bir çırpıda okunuyor. Asperger sendromlu Christopher’ın bakış açısından enteresan ayrıntılara dalarken, “aynı anda hem komik hem hüzünlü” olan romanlar serisine bir yenisi daha ekleniyor.

Okurlar nedense, Christopher’ın asperger sendromlu mu, otistik mi olduğu konusunda bitmek bilmeyen tartışmalara girmişler. Benim okuduğum ve orijinal İngilizce versiyonu olan “Curious Incident of the Dog in the Night-Time”‘da “asperger” diye geçiyordu ama aradaki farkı ya da ayrıntıları merak edenler wikipediayı inceleyebilir. Bana göre önemli olan Christopher’ın hangi sendroma sahip bir hastalığının olduğu değil, “normal insanlar” denen güruhtan farklı bir bakış açısını yansıtması ve yazar Mark Haddon’ın da bize bu çocuğun hikayesini ve arayış yolculuğunu sade, eğlenceli ve yer yer de içli bir dille aktarması. Tabii, aspergerli otistiklerin iç dünyasını yeterince iyi veremediği şeklinde eleştirilere de maruz kalmış yazar. Doğal olarak o kadarını bilemeyiz ama bu haliyle de aydınlatıcı görünüyor roman. Kitabın iki bölüme ayrıldığı da söylenebilir. Christopher’ın gerçeği öğrenmeden önceki ve sonraki yazdıklarına dikkat etmek lazım. Çıktığı yolculuğu yazar oldukça gerilimli bir üslupla anlatıyor. Christopher’ın sendromu bu gerilime tuz biber ekiyor.

Mark Haddon romanında Christopher aracılığıyla enteresan bilgiler de sunuyor okurlarına. Özellikle uzayla ilgili bölümler pek güzel. Zamanın gizemi de cabası. Matematiksel ayrıntılara ise şahsen hiç girmesem daha iyi.

Bence asal sayılar hayata benziyor Çok mantıklılar ama asla kurallarını çözemiyorsun, bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile...”

Kitabın bölüm numaralarının asal sayılarla ilerlediğini de eklemeliyim.

4 Comments

Filed under kitap

>Karanlık Oda

>Hakan Bıçakçı’nın Karanlık Oda’sını okumak, David Lynch’in Kayıp Otoban’ında kaybolmak gibi. Bu yüzden, Altyazı Dergisi’nin 100. sayısında, Hakan Bıçakçı’nın Kayıp Otoban üzerine yazdıklarını okuyunca şaşırmıyor insan.

Hakan Bıçakçı’yı okumadan önce insanın şöyle bir silkinip karşısına çıkacak garipliklere, şiddetli bir içsel yolculuğa hazırlanması gerektiğini bilmesi gerekiyor okurun. Esrarengiz bir otobüs yolculuğuyla başlayan romanda, rüyalarla gerçeğin, geçmişle geleceğin iç içe geçmişliğini vurgulamamın gereği yok. Anlatıcının uykusunda kendini dişlemesinin garipliğini de. Benim özellikle sevdiğim bölümler, anlatıcının alışveriş merkezlerinin yavanlığı ile düğünlerin vıcık vıcıklığını betimlediği bölümler aracılığıyla, her şeyin aynılığının tekinsizliğini vurguladığı bölümlerdi. Bu bölümlerin etkisiyle roman yalnızca karanlık bir yolculuk olmaktan çıkarak, mizahi bir havaya da bürünüyor. Fotoğrafçı ana karakterin, alışveriş merkezindeki fotoğrafçı dükkanında geçirdiği sıkıcı saatler, o hiç sevmediği elektronik müziğin tüm dükkanlara hoparlörle verilmeye başlanmasıyla gelen dayatmacılık, modern hayatın aslında hiç de özgürleştirici olmayan özellikleri bir bir önümüze seriliyor.

İçerideki sabit, plastik, standart iklimin üzerini süslerle kaplayarak dışarıdaki dünyaya ayak uydurmaya çalışan bir kapsül burası. Yaşama sevincimi yürüyen merdivenlerin üçkağıtçı mekanizmaları gibi sabit bir hızla emen bir kapsül.” (s.55)

Kesin cevaplar vermeyi sevmiyor belli ki yazar ve okur olarak da, allak bullak olmuş bir şekilde, bir çırpıda okuyup bitiriyoruz romanı.

Leave a comment

Filed under kitap

>Antilop ve Flurya

>Margaret Atwood yapmış yapacağını ve bizi en karanlık gelecek tasvirlerinden biriyle baş başa bırakmış. Komplo teorisi odaklı distopyalardan farklı bir yerde duruyor Antilop ve Flurya. Bilimin yıkıcı bir güç olarak kullanılmasının sonuçları evrende kalan son insan olan Kar Adamının geriye dönüşleriyle anlatılıyor. Böylece bir yandan Kar Adam’ın bize sunduğu kuru, çorak gelecekte, bir yandan da Kar Adamının geçmişiyle Antilop ve Flurya’nın yol açtıklarını paralel kurguyla okuyoruz. Yalın olduğu kadar keskin bir dili var romanın. Geriye dönüşler başdöndürücü bir hızla ilerlerken, Kar Adamının en yalnız yalnızlığı ve klonlanmış yapay insanlarla karşılaştığı bölümler çok daha dingin ilerliyor kupkuru gelecek atmosferiyle.

Flurya’nın dehası beklenebileceği gibi yıkıcı sonuçlara yol açıyor. İdealist bir dahi mi, tehlikeli bir dahi mi olduğuna hemen karar veremediğimiz Flurya’nın kendinden emin ve o her şeyi bilen, her şeye bir cevabı olan kişiliği, bir gün Kar Adamı’yla internette çocuk pornosu izlerken karşılaştıkları Antilop’u gördükten sonra değişiyor. “Değişiyor” demek abartılı olacak ve tam olarak açıklayamayacak ne demek istediğimi. Daha çok, Flurya’nın farklı bir yanıyla tanışmış oluyoruz denebilir Antilop’u gördükten sonra. Antilop’un varlığı ise çoğunlukla satır aralarına sinmiş durumda ve Antilop’la Flurya’nın temsil ettiklerinin farkına göndermeler yapıldığını da söylememe gerek yok.

Klonlanmış insanlar, klonlanmış hayvanlar var dedim ama sadece bunlar yok bu distopya romanında. Söz gelimi insanlar internetten canlı canlı idamlar, cinayetler, çocuk pornoları izleyerek eğleniyorlar ve şiddetin ve cinselliğin dozu ne kadar artarsa, iyi vakit geçirip eğlenme kapasiteleri de o denli artıyor. Margaret Atwood aslında insanın eğlence anlayışının ve şiddet güdüsünün önlenemezliğinin bastırılmayıp sadece şekil değiştirdiğini vurguluyor. Flurya ile Kar Adamı’nın birlikte vakit geçirdiği zamanlarda yaptıklarına ve internette oynadıkları oyunların şekline şemaline bakarsak bu daha çok gözümüze sokulmuş oluyor. Doğal kaynakların gitgide yok olmaya yüz tutması, dünyayı şirketlerin yönetmesi, doğal yaşamla sentetik yaşamın birbirlerinden bariz çizgilerle ayrılması, en basit bir virüsün bile hayatımızı nasıl cehenneme çevirebileceği gibi noktaların bize şu an bile çok yabancı olmadığı açık. Flurya’nın genetiğiyle oynayarak “yarattığı” insanların, Flurya’nın kendilerine inanç geni eklemediği halde kendi varlıklarını sorgulamaya başlamaları ve karşılarına ilk çıkan totemi bir güzel sahiplenmeleri ise çok manidardı.

Çok katmanlı ve birçok incelemeye gebe bir distopya Antilop ve Flurya. Okuduktan sonra, diğer distopyalarda olduğu gibi, kendinize gelmeniz zaman alıyor ama buradaki distopya evreni çok daha rahatsız edici sanki. Margaret Atwood’a daha çok ehemmiyet gösteriniz.

Leave a comment

Filed under kitap

>2010 Kitap Güncesi

>74 kitap okumuşum 2010’da. Koyu renkle belirttiklerim sevdiğim kitaplara giriyor; italik olanlar ise kimi nefretimi kazanan kimi ise pek haz etmediğim kitaplardı diyebilirim. Diğerleri iki arada bir derede ya da 5 üzerinden 3 yıldız diyelim. Kronolojik sırayla yazdım çoğunu. Nicedir okumayı istediğim klasiklerle merakımı çelen modern yazarlara yer vermişim. Türk yazarlara pek yer vermememin belli bir nedeni yok. Aslında modern Türk yazarlarından merak ettiklerim var ama önceki yıllarda da Hasan Ali Toptaş ve Murat Uyurkulak dışında sevebileceğim bir yazara rastlamamıştım.

Dante-İlahi Komedya
Neil Gaiman-Mezarlık Kitabı
Stieg Larsson-Ejderha Dövmeli Kız
Ray Bradbury-Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana
Richard Addams-Watership Tepesi
Iain Banks-Camda Yürümek
Junot Diaz- Oscar Wao‘nun Tuhaf Kısa Yaşamı
Richard Yates-Hayallerin Peşinde
Ian McEwan-Sonsuz Aşk
Franz Kafka-Amerika
Kazuo Ishiguro-Uzak Tepeler
Fyodor Dostoyevski-Ezilmişler ve Aşağılananlar
Fyodor Dostoyevski-Delikanlı
Jane Austen-Gurur ve Önyargı
Jane Austen-Akıl ve Tutku
Virginia Woolf-Kendine Ait Bir Oda
Virginia Woolf-Mrs. Dalloway
Michael Cunningham-Saatler
Michael Cunningham-Dünyanın Sonundaki Ev
Lawrence Durrell-Justine
Lawrence Durrell-Karanlık Labirent
Jonathan Safran Foer-Her şey Aydınlandı
Halil Cibran-Asi Ruhlar
Dave Eggers- Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser
Elias Canetti-Körleşme
Margaret Atwood-Kör Suikastçi
Margaret Atwood-Kedi Gözü
Charlaine Harris-Kulüp Ölüsü
Audrey Niffenegger-Zaman Yolcusunun Karısı
Moliere-Cimri
Paul Auster-Görünmeyen
John Updike-Tavşan Kaç
George Orwell-Wigan İskelesi Yolu
Geraldine Brooks-Kitabın Kulları
Stephen King-Kara Kule 1
Stephen King-3’ün Çizgileri (Kara Kule 2)
Ian McEwan-Sahilde
Paul Bowles-Çölde Çay
Yevgeni Zamyatin-Biz
Ursula Le Guin-Balıkçıl Gözü
Don DeLillo-Beyaz Gürültü
Iris Murdoch-Melekler Zamanı
Connie Palmen-Arkadaşlık
Carlos Fuentes-Kutsal Bölge
Margaret Atwood-Moral Disorder
Vladimir Nabokov-Sebastian Knight‘ın Gerçek Yaşamı
Albert Camus-Ecinniler
Henry Miller-Big Sur ve Hieronymous Bosch’un Portakalları
Douglas Coupland-Komadaki Sevgilim
Le Clezio-Açlığın Şarkısı
Toni Morrison-En Mavi Göz
Kate Chopin-Uyanış
Fyodor Dostoeyevski-Netocka Nezvanova
Leo Tolstoy-Efendi ile Uşağı ve Üç Ölüm
Fyodor Dostoyevski-İnsancıklar
Orhan Pamuk-Manzaradan Parçalar
Jose Saramago-Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
Şebnem İşigüzel-Eski Dostum Kertenkele
Zadie Smith-İnci Gibi Dişler
Jon McGregor-Başlamanın Binbir Yolu
Heinrich Böll-Ve O Hiçbir Şey Demedi
Suzanne Collins-Açlık Oyunları
Suzanne Collins-Ateşi Yakalamak
J.M.Coetzee-Utanç
E.L.Doctorow-Ürperti
Ursula Le Guin-Başlama Yeri
Pauline Melville-Karnından Konuşanın Öyküsü
Diane Setterfield-Onüçüncü Hikaye
J.D.Salinger-Dokuz Öykü
Daphne Du Maurier-Rebecca
Henry James-Turn of the Screw
Margaret Atwood-Antilop ve Flurya
Stieg Larsson-Ateşle Oynayan Kız
Hermann Hesse-Demian
Vladimir Nabokov-Masenka

10 Comments

Filed under favoriler, kitap

>On üçüncü Hikaye

>On üçüncü Hikaye ilk sayfasından okuru saran, son sayfalarına dek de okuru sarsan bir roman ve bir romandan beklenebilecek her şeyi veriyor. Gizem, gerilim, aile bağları, sürükleyici bir kurgu, etkili karakterler…

Romanın anlatıcısı Margaret Lea anne babasıyla yaşayan ve annesiyle ilişkisi kopuk olan kitap kurdu bir genç kadın. Biyografiler yazarak ve babasının kitap dükkanında çalışarak hayatını kazanıyor ve bir gün ünlü ve gizemli bir yazar olan Vida Winter’dan kendi biyografisini yazması için teklif alıyor. Sonrasında Margaret’ın korkuları ve kendi aile sırlarıyla yazar Vida Winter’ın tekinsiz geçmişinin öyküsü iç içe anlatılıyor. İkiz kardeşler, ikiz ve kardeş olma temaları kitapta önemli bir yer tutuyor o yüzden On üçüncü Hikaye‘nin diğer yarısını arayan kardeşlerin romanı olduğu da söylenebilir.

Yazar Diane Setterfield büyük bir Jane Eyre hayranı olmalı zira bu kitapta en çok gönderme yapılan romanların başında Jane Eyre geliyor. Romandaki yazar Vida Winter’ın kitaplığında Jane Eyre’ın tüm basımlarının ve kopyalarının olması ile hikayedeki kimi gizem öğeleriyle bariz göndermelerle Jane Eyre’a selam çakıyor Diane Setterfield. Gönderme yaptığı diğer klasikler Yürek Burgusu, Uğultulu Tepeler ve Rebecca fakat bu gönderme yaptığı romanlardan daha akıcı bir üslubu olduğunu söyleyebiliriz ve şahsen bu tür romanların büyük bir hayranı olmamama rağmen, daha doğrusu en sevdiğim roman biçimleri arasında bu romanların yer aldığını söyleyemeyecek olmama rağmen demeliyim, On üçüncü Hikaye beni klasik romanlardan daha çok etkiledi. Yazarın bu öğeleri kullanış biçimi romanı sevdiriyor.

Romanın anlatıcısı Margaret klasik tarzda öyküleri seviyor ve o meşhur giriş-gelişme-sonuç ilişkisine vurgu yapılarak anlatılıyor Vida Winter’ın geçmişi de. Margaret kendi hayatındaki çözümsüzlüklerin karşısında bu başı sonu belli eski öykülerden kuvvet alıyor. Vida Winter’ın öykülerini okuduğunda ise bu eski öykülerdeki ikiyüzlülüğe vurgu yapıyor:

Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar masalı ahlaksızca bir şeydir. Kader önce uysaldır, akla uygundur. Tartışmaya açık bir konudur. Ama mutluluğun zalimce intikamıyla son bulur.

Vida Winter’ın öyküsü, aile sırları, ikizlerin tekinsizliği ve tekinsiz malikane gotik ve gizem öğeleriyle dolu. Vida Winter’ın kendi aksi ve nev-i şahsına münhasır kişiliğinin yanında, eski malikane Angelfield’ın kahyası ve bahçıvanı, ikiz kardeşler, onların aileleri ve Ambrose’un hüzünlü ve karanlık öyküleri başdöndürücü bir keskinlikle anlatılıyor. Roman içinde roman şeklindeki anlatım Carlos Ruiz Zafon‘un Rüzgarın Gölgesi‘ni andırıyor. Gerek Vida Winter’ın vurgularında olsun, gerek Margaret’ın romanın başlarındaki kitap sevgisine ilişkin söylediklerinde olsun, hikaye anlatmanın etkisine özellikle yer veriyor yazar. Vida Winter’ın anlattıklarının gerçekliğinin ne derece inandırıcı olduğu sorusu ise sonlara doğru şaşırtıcı sonla anlaşılıyor. Margaret’ın söylediği gibi, “iyi bir hikayenin her zaman yarım yamalak bir gerçeklikten çok daha iyi olduğu” düşüncesine ise katılmamak elde değil.

Beni kızdıran gerçeği sevenler değil, gerçeğin ta kendisidir. Hikaye ile karşılaştırıldığında gerçeğin ne teselli edici yanı var ki? Gece yarısında, karanlıkta, rüzgar bacadaki bir ayı gibi gürlerken gerçeğin ne faydası var? Korku ve soğuk sizi yatağınızda taşa çevirirken kara kuru gerçeğin yardımınıza koşacağını sanmayın. Tek ihtiyacınız olan tonton hikayenin huzurudur. Kafadan atmanın ve bir yalan uydurmanın güven veren hali.

6 Comments

Filed under kitap

>Bir nevi kitap listesi III

>Devam…

18- Hayalkırıklığı olarak gördüğüm kitap: Jack Kerouac-Yolda.

Esasında keyifli bir günce ve yolculuğun kitabı. Beat kuşağı manifestosu sayılabilecek bir kitaptan ne bekliyordum bilmiyorum ama beni herkesin söylediği kadar etkilemediği kesin.

19-En iyi uyarlamalar: Kitabını okuduğum uyarlamalar arasından seçtim. Sevdiğim filmler arasında başka roman uyarlamaları da var ancak kiminin kitabı ülkemizde yayınlanmadığından, kimini de okuma fırsatı bulamadığımdan kitap-film karşılaştırması yapmayı doğru bulmadım. Kötü uyarlamaları saymaya kalkmak ise apayrı bir yazı konusu olabilir.

Chuck Palahniuk – Dövüş Kulübü: David Fincher’ın etkisinden (şimdiki hayalkırıklığıyla eşanlamlı filmlerine rağmen) uzun uzun söz edecek değilim fakat daha sonraki birkaç Palahniuk uyarlamasını izleyince, Dövüş Kulübü’nün ne denli bi başyapıt olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca sinemaya uyarlanması zor eserlerdendi bana göre Palahniuk’un romanı.

Richard Yates – Hürriyet Yolu (Revolutionary Road): Sam Mendes’in uyarlaması akıcı ve doludizgin yapısıyla listeme giriyor Winslet-Di Caprio etkilerinin yanında. Kitabın son derece depresif ve ağır ilerleyen yapısını düşününce de filmi daha çok sevdiğime karar vermek benim için kolay oldu.

Jeffrey Eugenides – Bakir İntiharlar: Sofia Coppola’nın Virgin Suicides‘ında Coppola’nın yadsınamayacak bir etkisi var.

Jon Krakauer – Yabana Doğru: Sean Penn için bazen yönetmenlik daha doğru bir seçim oluyor desem abartmış olmam. Into The Wild unutulmazlar arasına girdi bile.

Ray Bradbury – Fahrenheit 451: François Truffaut’nun uyarlaması etkileyici bir distopya.

John Steinbeck – Fareler ve İnsanlar: Sinemaya uyarlanacak diye bir filmin mutlaka kitaba azami derecede sadık kalması gerekmez. Sinema ve edebiyat iki farklı alan olduğundan sinematik etkiler ve seçimler de gözönünde bulundurulacaktır doğal olarak. Gary Sinise’in yönettiği sinema uyarlaması ise romana en sadık uyarlamalar arasında sayılabilir.

Anthony Burgess – Otomatik Portakal: “Bir filmin mutlaka kitaba çok sadık olması gerekmez” dedim ancak bir kitapsever olarak kitaba sadık bir uyarlama görünce bağrıma basıyorum ister istemez. Kubrick’in uyarlamaları da, Stephen King gibi kimi yazarları pek memnun edemese de, sinemaseverlerin en sevdiği uyarlamalar arasında yer alır.

Stephen King – Medyum: Bu kez kitaba sadık olup olmadığı tartışılacak bir uyarlamadan bahsediyoruz. Fakat benim için kitabın önüne geçmiş bir uyarlamadır. Kubrick’in atmosfer yaratımının yanında, Jack Nicholson da muhteşemdir.

Stephen King – Rita Hayworth’u Seven Adam: The Shawshank Redemption en sevdiğim filmler arasında başı çeker. Hapishane filmlerinin şahıdır. Andy Dufresne’in hastasıyızdır.

Tolkien – Yüzüklerin Efendisi Serisi: Peter Jackson’ın üçlemesinden de uzun uzun bahsetmeye gerek yok. Arwen’in filmlerde biraz fazlaca görünmesinden ve Tom Bombadil’in yokluğundan şikayet etmek bir parça kapris olacaktır.

Joanna K.Rowling – Harry Potter ve Ölüm Yadigarları Bölüm I: Serinin en iyi ve aynı zamanda da kitaba en sadık uyarlamasını anmamak olmaz. Özellikle Harry Potter uyarlamalarının pek çok kişiyi çok da tatmin edemediği düşünülünce. Bunun yanında Alfonso Cuaron’un Azkaban Tutsağı uyarlamasını kitaptan daha çok sevmiştim birçok yönüyle.

Neil Gaiman – Yıldıztozu: Pek güzel ve keyifli bir uyarlamaydı. Fantastik filmlere ve kitaplara pek de yatkın olmadığım düşünülecek olursa filmi de kitabı da sevdiğimi söylemem şart.

20-En sevdiğim aşk romanları: Hiç aram yoktur zira bir kitabın sırf aşk konusunu ele almasından ziyade, aşkın yan temalar arasında olmasını tercih ederim her zaman. Mutlaka birkaç kitap anmam gerekirse:

Jane Austen – Gurur ve Önyargı
Emily Bronte – Uğultulu Tepeler
John Fowles – Fransız Teğmenin Kadını
Andrew Jolly – Seni İçime Gömdüm
Alexander Jardin – Fanfan

21-Çocukluğumdan bir kitap: Tüm çocukluk kitaplarıma bayılırım. Andersen, Grimm, Ezop masalları, Karlar Kraliçesi, çeşitli prenses masalları, La Fontaine, Çizmeli Kedi, Tom Sawyer gibi kitaplar, Polyanna, Heidi, Alice, Alaaddin, vs.vs.vs. Hepsi pek güzel. Çocukluk okumaları ve o zamanki bakış açımız bir daha asla geri gelmediği için özenle ve önemle anmalıyız bu dönemi. Heidi bir başka güzel. Küçük Prens’i ise yetişkin kitaplarından sayacağım. İstediğiniz kadar ayıplayabilirsiniz :p

22-Uzun zamandır okumaya niyetlendiğim ama hala okumadığın kitap: 1984 takıntısı olan birisi Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sını da okumalı artık.

23- Daha çok kişi okusun istediğim kitap: Jostein Gaarder-İskambil Kağıtlarının Esrarı. Jokerlerin hakkı teslim edilmeli.

24- Kendimle en çok bağ kurduğum karakter: Ehem bunu kendime saklasam iyi olacak üzgünüm.

25- En şaşırtıcı olay örgüsüne ya da finale sahip kitaplar: En sevdiğim kitaplardan bazıları böyle kitaplar. Elimde değil.

George Orwell-1984
John Fowles-Koleksiyoncu ve Büyücü
Iris Murdoch-Kara Prens
Chuck Palahniuk-Dövüş Kulübü
John Steinbeck-Fareler ve İnsanlar
Toni Morrison-En Mavi Göz
Ian McEwan-Yabancı Kucak
Margaret Atwood-Kör Suikastçı
Jonathan Safran Foer-Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın
Edgar Allan Poe ve O.Henry öyküleri
Agatha Christie romanları

26-Favori kitap isimleri:

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın – Jonathan Safran Foer
Türkü Söylüyor Otlar – Doris Lessing
Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana – Ray Bradbury
Kitap Hırsızı – Markus Zusak
Rüzgarın Gölgesi – Carlos Ruiz Zafon
Gönülçelen -J.D.Salinger
Kayıp Hayaller Kitabı ve Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş
Kara Kitap ve Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk (Masumiyet Müzesi aslında pek sevmediğim bir Orhan Pamuk romanıdır ancak ismi güzeldir.)
Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali
Amber Gece -Sylvie Germain
Bozkırkurdu – Hermann Hesse
Mülksüzler – Ursula Le Guin
Son Şeyler Ülkesinde, Ay Sarayı, Yanılsamalar Kitabı – Paul Auster
Uğultulu Tepeler – Emily Bronte
Kalp Koleksiyoncusu – Joyce Carol Oates
Böyle Buyurdu Zerdüşt – Friedrich Nietzsche (ya da bir çeviri harikası)

27- Tüm zamanların en iyi kitabı: Bunu çok kolay seçtim gerçekten.

Bu listeyi hepinizin yapmanızı dilerim. Gerçekten ilgi çekici sonuçlar çıkıyor ortaya.

8 Comments

Filed under favoriler, kitap