Category Archives: film

>Adam

>Otistik bir gencin hem hayat mücadelesi hem de komşusuyla yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı aşk ilişkisini anlatan pek keyifli bir film Adam. Romantik komedi gibi afişine aldanmayın çünkü her ne kadar bir aşk öyküsünü de içerse, bu daha çok kişisel bir öykü.

Adam’ın zihinsel sendromu (Asperger sendromu imiş) karşısındaki insanların gerçek niyetini anlamasını zorlaştırıyor ve “normal bir hayat” arayışında olsa da hastalığı buna engel oluyor. Önce işinden kovuluyor. Patronunun ve iş arkadaşlarının mekanik ve yapmacık tepkileriyle Adam’ın doğallığı karşısında-aşırı doğallığı dememiz lazım-nasıl bir dünyada yaşadığımızı bin beş yüz kere daha görmüş oluyoruz. Adam insanların ikiyüzlülüğünü anlayamazken Hugh Dancy’nin bize gösterdiği portre klasik naif bir gençten ziyade, hastalığına rağmen çevresini anlayıp uyum sağlamaya çalışan bir genç portresi olduğundan onunla özdeşim kurmamız kolaylaşıyor. Adam’ın dertleri çoğumuzun yaşadığı dertler gibi. Ruhsuz bir dünyada nasıl ayakta kalınır veya nasıl güçlü olunur ki? Üstüne üstlük bir de böyle bir hastalığınız varsa… Sevgilisi Beth’le ilişkisini de yönetmen ağlak bir peri masalı şeklinde değil, gerçekçi bir biçimde işleyerek takdir kazanıyor ve bunu filmin finalini kast ederek değil öykünün genel akışını kast ederek söylüyorum. Kişisel algı farklılıklarıyla ilerleyen hüzünlü bir öykü Adam. Beth’in anaokulu öğretmeni olması ve çocuk kitapları yazma hayalleri ile Adam’la ilişkisinde bir kadın olarak kendi yerini sorgulaması da bahsedilmesi gereken noktalardan.

Hugh Dancy’yi daha önce Jane Austen Book Club’da izledim (gerçi orada dikkatimi çektiği söylenemez) ve çeşitli romantikkomedigillerde adına rastlayınca da, “yeni Hugh Grant mi yapacaklar acep” diye sormadım da değil. Adam’la daha fazlasını yapabileceğini gösteriyor.

Advertisements

Leave a comment

Filed under film

>The Social Network

>Çok konuşan ama hiçbir şey söylemeyen bir film olarak The Social Network/Sosyal Ağ benim için büyük bir hayalkırıklığıydı. Hayalkırıklığıydı çünkü kendi havasında takılan bir sinemasever olarak David Fincher’dan hala 90’lardaki vuruculuğunu beklemesem de en azından Zodiac gibi sağlam bir film bekliyordum. Benjamin Button da keza büyük bir başyapıt olmasa da, insanın bazı duyularına ve ruhuna seslenmeyi başaran bir filmdi. “Facebook’un filmi” olarak lanse edilen Social Network sanki yönetmeninden ziyade facebook rüzgarıyla öne çıkan bir film gibi görünüyor. İnternetin hayatlarımıza nasıl nüfuz ettiğini gösteren vurucu bir film diyebilmeyi çok isterdim Social Network için fakat Justin Timberlake’in canlandırdığı karakterin yer aldığı sahnelerle -Timberlake’e bayıldığımdan değil- son dönemin parlayanlarından Andrew Garfield’ın canlandırdığı Eduardo Severin’in finale yakın bir yerde modern zamanların zavallı kız tiplerinden biri olan kız arkadaşını yatıştırmaya çalışıp Zuckerberg’le telefonda kavga ettiği sahneler dışında beklediğimi veremiyor. İşe yarar kimi yönlerine rağmen ikiyüzlülüğü pompalayan bir site olarak facebook benim dünyamda zaten yok ve biraz da bu yüzden film üzerine bunca tantana çıkmasına anlam veremiyorum.

Film facebook ve internetin hayatlarımıza olan etkisine odaklanmaktan çok Zuckerberg’in fikri bulma ya da esinlenme sürecine, ne kadar asosyal ve sinir bozucu bir insan olduğuna ve güya çok sıkı olduğu söylenen fakat filmin en can sıkıcı anlarının geçtiği duruşma bölümleriyle Zuckerberg’le Harvard’ın o zengin ikizleri arasında geçen fikir çalma tartışmalarına odaklanıyor. Filmden edindiğim izlenim Zuckerberg’in fikri çalmasa da, belli anlarda çeşitli esinlenmeler yaşadığı fakat bütün bunlar beni ilgilendirmiyor, ne de Zuckerberg’in filmdeki karakterin kendisiyle bir ilgisinin bulunmadığı yönündeki açıklamaları. Social Network’ün yeni neslin Fight Club’ı olduğunu iddia edenlere de hayretler içinde bakıyorum. Bence Fight Club’daki sistem eleştirisinin çeyreği bile yok bu filmde; sonuçta bir Chuck Palahniuk uyarlamasıyla değil ısmarlama bir filmle karşı karşıyayız. Fincher’ın “İnternet hayatlarımızın neresinde duruyor, hayatlarımıza nasıl nüfuz ediyor” gibi sorunsallar üzerinde durmasını beklerdim.

Oyunculardan Zuckerberg’i canlandıran Jesse Eisenberg’i Adventureland, Squid and the Whale ve Zombieland gibi filmlerde de benzer rollerde izlediğim için pek fazla farklılık yarattığını düşünmüyorum ama biyografik filmlerin oyuncuları hep öne çıkar. Filmin diğer oyunculara da oldukça yaradığı aşikar. Andrew Garfield‘ın parlayan yıldız konumunda bulunmasının yanında, ikizleri canlandıran Armie Hammer‘a dikkat çekmek isterim özellikle. Justin de Justin işte abartmaya gerek yok.

5 Comments

Filed under film

>Harry Potter and the Deathly Hallows Part I

>Finalden bir önceki filmle ilgili beklentilerimin artmasıyla, son iki filmin de pek memnun kalmadığım Melez Prens/Half Blood Prince’i de yöneten David Yates tarafından yönetilmiş olması gerçeğinin getirdiği endişeler arasında bir yerdeydim. Fakat umutluydum bu filmden çünkü yine David Yates tarafından yönetilen Zümrüdüanka Yoldaşlığı/The Order of the Phoenix’i sevmiştim. Bunda 5. kitabın en az sevdiğim kitap olmasının da payı vardı ve o yüzden de tüm havada kalan yanlarına ve eksikliklerine rağmen atmosferi, insanın içindeki iyiyle kötünün savaşına vurgu yapması, Dumbledore’un ordusunun güzelliği, o görkemli ve hüzünlü final filmi bana sevdiren unsurlar olmuştu. Goblet of Fire/Ateş Kadehi ise en sevdiğim kitaplar arasındaydı ama filmin serinin ruhunu yakaladığını söyleyemem. Bana seriyi okumaya karar verdiren film The Prisoner of Azkaban/Azkaban Tutsağı ise çoğu izleyici gibi favorimdi. The Deathly Hallows/Ölüm Yadigarları’nın bu birinci bölümünün ise şu ana kadarki filmler içinde kitaba en sadık uyarlama olmasının yanında atmosferi, izleyeni diken üstünde tutması (evet o fırtına öncesi sessizlik hissi), tüm o karmaşanın ve kasvetin içinde eğlenceli detaylara da yer vermesi, karakter gelişimini izleyiciye en iyi şekilde sunmasıyla hem yılın en iyi filmlerinden hem de serinin en iyilerinden biri haline geliyor.

Harry-Ron-Hermione arasındaki ilişki bize tüm yanlarıyla gösteriliyor ve film tam bir Hermione şova dönüşüyor. Hermione olmasa Harry ile Ron’un halinin harap olacağı bir gerçek. Emma Watson gittikçe kendini daha çok geliştiriyor ve geleceğin en önemli kadın oyuncularından biri olacağının sinyallerini veriyor. Kitabı okuyanların iyi bileceği gibi Ron’un Harry’ye ilişkin kimi kıskançlıkları ve Hermione’ye ilişkin korkuları bu filmde gün yüzüne çıkıyor ve Rupert Grint sadece komedi yanının güçlü olmadığını bize bu sayede gösteriyor. Üçlünün diğer arkadaşlarını bu filmde çok az görebiliyoruz zira üçlümüz kaçmak ve hortkuluk bulmak için diğerlerinden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Final filminde ise tüm herkesi çarpıcı anlarda göreceğimiz için bu durum seriyi takip edenlerce yadırganmayacaktır.

“Yetişkinlere” gelecek olursak en çarpıcı sahnelerin Voldemort’un masasında ölüm yiyenlerle konuştuğu sahne ile Luna Lovegood’un babasının olduğu sahneler olduğunu söylemem gerekir. Alan Rickman en az mimikle bu denli etkileyici bir performans gösterince son filmi daha da çok merak ediyor insan. Eminim çoğu izleyeni gözyaşlarına boğacaktır. Luna’nın babasını oynayan ve daha çok delişmen ve egzantrik karakterlerde karşımıza çıkan Rhys Ifans’ın da etkili bir seçim olduğunu söyleyebiliriz. Malfoy’ların harap hali de gözlerden kaçmıyor.

Bakanlıkta geçen komediyle heyecan arasında gidip gelen sahneler, 7 Potter’lı sahnede özellikle Hermione’nin Harry’ye dönüştüğü an, o tüyler ürpertici yaşlı kadınla Nagini, “esrarengiz” Patronus’un ardından dönen Ron’un hortkulukla karşı karşıya geldiği sahne, çılgın ve kötücül Bellatrix’ten kurtulma çabaları ve de Dobby’ye veda sahnesi unutulmazlar arasında anmam gereken sahneler. Yadırgadığım sahnelerden biri Hedwig’in ölümünün biraz hızlıca geçiştirilmesi ve Harry’yle Hermione’nin dans ettiği sahneydi, ki aslında bu ikinci sahne Hermione’yi neşelendirmeye çalışan Harry’nin beceriksiz çabası ve Hermione’yle Ron ikilisinin ve de Harry-Hermione-Ron üçlüsünün ayrılmazlığını bize göstermesi açısından önemli bir sahneydi. Çadırda geçen sahneleri “sıkıcı” bulanlar acaba kitabı okumadılar mı diye merak ediyorum açıkçası çünkü bu bölümler kitapta da minimum olayla geçiyordu. Harry’nin Voldemort’un zihnine yolculuk yaptığı sahnelerde de Voldemort’a ilişkin bilgileri bu kez Half Blood Prince’in aksine daha doyurucu bir şekilde izleyebiliyoruz.

Maalesef bu film Hogwarts’ta geçmiyor ve özellikle konuşan portrelerle yer değiştiren merdivenleri arıyor insan. Son film için ayları saymak ve yazı beklemek kalıyor geriye. Filmi tekrar dublajsız izlemek için ise daha kısa bir süre bekleyebiliriz. Özellikle Ron’un seslendirmesinin karaktere büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum ve doğal olarak Snape’in sesinde Alan Rickman’ın ikonik sesini arıyorum.

2 Comments

Filed under film

>Pierrot Le Fou

>Yeni Dalga usulü bir Bonnie ve Clyde ya da ölümcül aşıklar öyküsü Çılgın Pierrot. Godard’ın kaçak aşıklar temasını kendince yorumlayıp bize sunduğu pek leziz bir film. Monoton hayatından kendisini çekip çıkaran gizemli eski sevgilinin peşinde dağ deniz gezen bir nevi maço yazar Pierrot ya da Ferdinand rolünde en ikonik hallerinden birinde Jean Paul Belmondo, femme fatale olmanın ötesine geçen ve Godard filmlerinde hep iz bırakan efsanevi Anna Karina, filmin bir yerinde figüranlara da hakkını teslim eden Godard’ın kamera kullanımları, beklenmedik kadrajlar, kamerayı konuşan ya da soru soran kişiye değil de dinleyen ya da cevap veren kişiye odaklamasından tutun geleneksel olmayan ani müzik kullanımları, varoluşçu diyaloglar, her zamanki gibi kitap okuyan karakterlere ve kitap alıntılarına yer vermesi, görselliğin yanında sözcüklere de verilen değer, edebiyat gibi bir film hissinin yoğunluğu, toplumdışılıkla toplumdan kopamama, erkekle kadının farklı bakış açıları, önemli olayların pat diye kesildiği kurgu kullanımı, yer yer hızlı yer yer durgun akan hikaye, canlı renk kullanımı ve daha birçok zekice detay. Godard filmlerine bir şekilde bulaşmış olanların kesin seveceği, yönetmenin üslubunu garip bulanların yine garip bulacağı bir film Pierrot Le Fou.

2 Comments

Filed under film

>Bir nevi film listesi

>Tumblrda görüp buraya arakladığım bir liste olur kendileri.

Geçen yıl gördüğüm en iyi film: Inglourious Basterds.Geçen yıldan kasıt 2009’du orada. 2010 için söyleyeceğim tek şey Inception olur. 2010’da çok fazla film izlediğim söylenemez. En azından “yeni film” izlediğim söylenemez pek fazla. Klasiklerle birkaç yıl öncesinin filmleri ve dizilerle meşgul oldum daha çok.

Sizi gerçekten mutlu eden film: Back To The Future/Geleceğe Dönüş serisi. Bu serinin üstüne mutluluk iksiri tanımıyorum.

Bence en hafife alınmış film: From Hell. Tamam Johnny’ye torpil yaptım burada ama sağlam bir Karındeşen Jack hikayesi olduğunu düşünüyorum.

Bence gereğinden çok abartılmış film: Braveheart. Titanic. Training Day. Up In The Air. There will be Blood. Sevemedim üzgünüm. Uzar gider.

Gördüğüm en hüzünlü film: Çok var aslında ama ağlatma kapasitesi açısından değerlendirdiğimde El Laberinto Del Fauno/Pan’ın Labirenti demem lazım. Ayrıca Big Fish de benzer bir etki yaratmıştı.

En sevdiğim aşk hikayesi: Before Sunrise/Before Sunset. Her iki filmi de tekrar tekrar izleyebilirim. Im July‘yi de eklemem lazım tabi. Çok haşır neşir olmadığım türlerden biri.

TV için yapılmış en iyi film ya da mini dizi: Pride and Prejudice 1995 yapımı Jennifer Ehle ve Colin Firth’lü versiyon. Romandan da güzel bulmuştum izlediğimde.

En çarpıcı hikaye akışına sahip film: Old Boy. İzledikten sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olmadı. Keyser Soze‘li The Usual Suspects de bir diğeri.

En Sevdiğim Soundtrack: Zor bir seçim var karşımızda ama Into the Wild diyeceğim. Eddie Vedder’ın filmle bütünleşen şarkıları karşısında saygıyla eğiliyorum.

En Sevdiğim Klasik: Les Quatre Cents Coups/400 Darbe. Bambaşka bir olay. Diğer klasiklerden hep ayrı tutmuşumdur.

Nefret Ettiğim Film: The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover/Aşçı, Hırsız, Karısı, Aşığı. Peter Greenaway demeyin de ne derseniz deyin bana.

Suçlu Zevkiniz: Karate Kid ve Lethal Weapon serisi en başta gelenleri. Karate Kid derken Will Smith’in zibidi oğlunun oynadığı 2000ler yapımı saçmalığı kast etmediğimi söylememe gerek var mı?

Hayal Kırıklığı Yaratanlar: Geçen yıldan (500) Days of Summer ve An Education. Oyuncuları hariç tutuyorum.

Eskiden sevip artık katlanamadığım film: Slumdog Millionaire. “Oscar aldı, popüler oldu artık sevmiyorum, mızıkçıyım”dan öte bir durum bendeki. Belki o can sıkıcı aşk hikayesinden. Neyse lafı uzatmayalım.

Kimsenin sevmenizi beklemeyeceği film: İçinde şu kişileri barındıran filmler: Nicolas Cage, Halle Berry, Cameron Diaz, Megan Fox, Miley Cyrus gibi zibidiler, Matthew McConaghey, Jennifer Aniston filmleri (televizyonda kalmalıydı), vs. vs. uzar gider…

Daha çok insan izlesin dediğim film: Dark City. En iyi distopyalardan olmasının yanında sonrasındaki birçok popüler yapımı etkilemiştir.

En sevdiğim kitap/çizgi roman vs. uyarlaması: Fight Club yahu. Roman uyarlamalarını kolay kolay beğenemeyen bir kitapsever olarak Palahniuk-Fincher ortaklığına saygım var.

En sevdiğim aksiyon: The Dark Knight demem lazım. Aksiyondan öte durumlar… Joker’le Batman’in karşı karşıya geldiği her sahne. Joker’in soygun sahneleri. Politik filmler arasında sayılmalı bence artık Dark Knight gerçi.

En sevdiğim müzikal: Pek aramın olmadığı türlerden biri daha. Eskilerden The Sound of Music, yenilerden Across the Universe.

En sevdiğim belgesel: Born Into Brothels/Calcutta’nın Çocukları diye çevrilmişti yanlış hatırlamıyorsam? Yokluklardan mucizeler yaratmak veya çirkinlikten güzellik yaratmak da diyebiliriz.

En sevdiğim animasyon: Spirited Away/Ruhların Kaçışı. Miyazaki insan mı merak ediyorum.

En sevdiğim korku filmi: The Shining açık ara önde gelir. Korku filmi hastası da değilimdir ayrıca.

En sevdiğim İngilizce olmayan film: En sevdiğiniz yabancı film diye geçiyordu. Kast edilen dili İngilizce olmayan film. Cidade De Deus/Tanrıkent başta olmak üzere, The Secret In Their Eyes, Amelie, White Ribbon, Wings of Desire, Im Julie, Edukators, Cinema Paradiso, Truffaut filmleri vs.

En çok güldüğüm film: The Big Lebowski. Coen’ler hep böyle filmler yapsalar keşke.

Herkesin nefret ettiği ama benim sevdiğim film: Herkes nefret ediyor mu bilmem ama The Devil’s Advocate/Şeytanın Avukatı ile suçlu zevk diyebileceğim bir ilişkimiz olmuştu. Al Pacino kraldır.

Keşke sinemada izleseydim dediğim film: The Fall kesinlikle. Zaten düzgün sineması olan bir yerde yaşadığım söylenemez ama The Fall’u çoğu sinema yönetiminin ıskalaması büyük talihsizlikti.

En sevdiğim gerçek hikayeye dayanan film: Pursuit of Happyness. Büyük bir başyapıt olduğunu iddia etmiyorum ama çok etkilemişti.

Estetik ya da görsel açıdan en çok hoşuma giden film: Amelie‘dir herhalde en çok.

En sevdiğim yönetmenin en sevdiğim filmi: Dark Knight mı desem, Prestige mi desem, Inception mı desem bilemedim. Birçok insan gibi Christopher Nolan son 10 yılın en iyi yönetmeni benim için de.

Çocukluğumdan bir film: İlk izlediğim film annemle televizyonda rastladığımız Rain Man‘di. Beetlejuice da bu kategoriye girebilir. Ghost Busters da apayrıydı. Home Alone serisini ise hiç sevmezdim ama My Girl/Kız Arkadaşım şahaneydi.

Tüm zamanlardan en çok sevdiğim film: The Shawshank Redemption. Andy Dufresne. Red. Stephen King. Frank Darabont. Umut iyi bir şeydir hem.

Defalarca izlediğim film: Ya da filmler demeli çünkü bazı filmleri bir kere izlemek yetmiyor. Amelie, Lotr serisi, Back to the Future serisi, Shawshank Redemption, Lethal Weapon serisi (Ne güzel aksiyon dolu bir gençlik yaşadım. Zavallı Mel Gibson acınacak durumda şimdilerde), Miyazaki filmleri, American Beauty, Edward Scissorhands, Pirates of the Caribbean birinci film, Harry Potter Azkaban ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı filmleri, Nolan filmleri, Fight Club, Wings of Desire, Tarantinogiller, Closer, Dark City, Matrix(birincisini kast ediyorum sadece), Motorcycle Diaries, Donnie Darko, Eternal Sunshine, Ghost, Im July, Interview with the Vampire, La Fille Sur Le Pont, Jeux D’enfants, Science of Sleep, Une Femme est Une Femme, Les Quatre Cents De Coups, Mulholland Dr, Cinema Paradiso, Roman Holiday, Godfather, Shaun of the Dead, Sin City, Stand By Me, The Big Lebowski, The Game, The Pianist, Virgin Suicides, V for Vendetta, Leon Leon Leon.

Son izleyip etkilendiğim film: Şu an için Sunset Bulvarı.

Merakla beklediğim film: Şu an için Harry Potter. Snape. Ron. Hermonie. Bellatrix Lestrange. Weasley ikizleri. Lupin. Tonks. Voldemort. Nolur Half Blood Prince’e benzemesin. Bir diğeri Darren Aronofsky’nin Black Swan‘i.

Listeyi mim olarak kabul edip kendi blogunuzda yayınlayabilirsiniz. Atış serbest.

17 Comments

Filed under favoriler, film

>In The Name of the Father

>Son izlediklerinin arasında en sarsıcı film hangisiydi diye sorsanız, In The Name of The Father derdim hiç duraksamadan. ‘Suçsuz bir adamın hapse girişi’ ya da ‘yanlış zamanda yanlış yerde’ konulu filmlere sıklıkla rastlarız ama burada asıl vurgulanan gözaltına alındığında çeşitli baskılarla karşılaşan bir insanın, “evet suçlu benim” demek zorunda bırakılışındaki trajedi. Filmde anlatılanların gerçek bir hikayeye dayanıyor olmasını da şaşırtıcı bulmazsınız özellikle Türkiye’de yaşıyorsanız.

Muazzam açılış sahnesi ve ardından gelen ilk yarım saat boyunca ötekileştirme odaklı politikaların, günah keçisi yaratma sanatının, terör tartışmalarının, pişkin politikacılık derslerinin, polis devletinde yaşamaya çalışmanın, devletin tanrıyı oynamasının en önemli örneklerini izliyoruz. Sadece ilk yarım saat boyunca değil tabii; filmin sonuna dek o hesapçı soluğu ensemizde hissediyoruz. O iç burkucu baba oğul ilişkisi ise gerçek bir insanlık dersi olmasının yanında, propoganda filmi olduğu söylenen filmin kişisel tarafı oluyor.

Daniel Day Lewis’i her zamanki vurucu performanslarından birinde, Pete Postlewaite’i o güzelim baba figüründe izlemek iyi oyunculuk performansı arayanlara ilaç gibi geliyor. Gencecik bir Emma Thompson baba-oğulu hapisten kurtarmaya çalışan avukat rolünde parlıyor ve Emma Thompson’ın canlandırdığı avukat karakteriyle birlikte doludizgin bir mahkeme filmi de izlemiş oluyoruz aynı zamanda. Tüm bunlar yetmediyse bile, hapishane filmleri deyince akan sular durur diyorsanız, sırf hapisteki özgür ruhların öyküsü bile yetecektir filmi ıskalamamaya. Mahkumların kağıtları tutuşturduğu sahne en unutulmazı. Jim Sheridan’ın filmografisine baktığımızda da yönetmenin en iyi filmi olduğuna karar vermek kaçınılmaz olacaktır.

2 Comments

Filed under film

>Patenci Kız ile Zaman Yolcusu Kız

>Whip It‘te (Türkçe’ye Patenci Kızlar şeklinde çevrilmesi uygun görülmüş) annesinin dayatmalarıyla kendi istekleri arasında sıkışıp kalmış bir ergen kızın hayatına tanık oluyoruz. Annesi her zamanki inandırıcılığıyla Marcia Gay Harden kızına güzellik yarışmalarına katılması için baskı yaparken, Ellen Page’in temsil ettiği ergen kız patenci kızları keşfediyor ve o keşfedişten sonra da hayatı değişiyor.

“Kızlar kendi aralarında bir Dövüş Kulübü kuruyorlar” şeklinde de tanımlayabiliriz filmi. İlk yönetmenliğini gerçekleştirdiği filminde kendisinin de bolca yer aldığı bir romantik komedi çekmek yerine, bağımsız havası veren bir ergen filmi çekmeyi tercih eden Drew Barymore, yer yer eğlencelik, yer yer aile-toplum baskısı ve ergen isyankarlığı odaklı gayet bilindik bir öyküyü keyifli bir seyirlik haline getirerek bu öyküyü yadırgatmamayı başarıyor. Kişisel bir öykü anlatıyor nihayetinde ve film o çok tanıdık bağımsız filmlerin halet-i ruhiyesinde ilerlemesine rağmen sonuna kadar bağlıyor insanı kendisine. Ellen Page hiç yaşlanmayacak kanımca. Bu tür rollerin ilk akla gelen ismi hala. Juliette Lewis de Page’in cadaloz rakibi rolünde cuk oturmuş. O da yaşlanmayangillerden.

The Girl Who Leapt Through Time/Zamandan Atlayan Kız şahane animeler geçidinde kendine bir yer edinmeyi başardı. Absürd bir gençlik komedisi gibi başlıyor animasyon. Baş karakter ergen kızımızın zaman yolculuğu yapabildiğini farkedince bu “yeteneğini” keyfi amaçları için kullanmaya başlamasıyla hem işler karışıyor hem de önce komik sonra hüzünlü anlar yaşanmaya başlıyor. Hele görüşlerine başvurduğu bir “ablası”nın zaman yolculuğuyla ilgili “her genç kızın başına gelir” lafını sarf ettiği sahnede kahkaha atmasanız bile hafif bir tebessüm edebilirsiniz.

‘Aşk ve arkadaşlık bir arada olur mu yoksa işler daha mı sarpa sarar’, şeklinde bir chick flick havası bile sezdiriyor Zamandan Atlayan Kız. Sonlara doğruysa bambaşka bir yöne gidiyor anime. Filmin ilk yarısıyla ikinci yarısı arasında enteresan bir fark var. Önce keyifli sonra hüzünlü bir hale bürünmesini kast etmiyorum yalnızca. Lisede geçen bir zaman yolculuğu filmi gibi başlayıp, kontrolün kontrolsüzlüğe dönüşmesinin sonuçlarıyla seçimlerimiz, geçmiş ve gelecek üzerine bol bol empati kurabileceğimiz ve sinema versiyonu olsa yadırgayacağımız bir animeye dönüşüyor. Özellikle kaza sahnesinden sonra havası değişiyor Zamandan Atlayan Kız’ın. Ergen kızımız lise dünyasından daha sürreel bir dünyaya geçiyor sanki.

Leave a comment

Filed under film