Category Archives: film

>Oscar 2011

>James Franco ve Anne Hathaway’in sunuculuğundaki 2011 oscarları, beklediğimin aksine enerjik değildi. Önceden hazırlanmış skeçler eğlenceliydi eğlenceli olmasına ama Hugh Jackman’ın sunuculuğundaki oscar törenini aratan bir törendi. Hatırladığım kadarıyla Hugh Jackman’ın sunuculuğundaki oscarlarda, Anne Hathaway Jackman’a eşlik ederek şarkı da söylemişti ama bu kez pek öyle enteresan bir şov izleyemedik. James Franco öyle tutuktu ki, Hathaway’le bir kez olsun bile göz göze gelmemesi dikkat çekiciydi. Klasik deyişle “kimyaları tutmadı” belki. Hathaway’in güleryüzlü havaları da Franco’nun bir kere bile başını çevirip kendisine katılmasını sağlayamadı nedense, garip. Hathaway’e ilişkin kararsızlığım oscarlara da damgasını vurdu kısacası. Yapmacık mı, sempatik mi hala karar verebilmiş değilim. Sürekli kıyafet değiştirip defile havası estireceği belliydi bir oscar klasiği olarak ama insan doğal olarak daha fazlasını bekliyor. “Gel de Ricky Gervais’in lafı gediğine koyan esprilerini arama” şeklinde bir cümle kurmayacağım çünkü her ne kadar Gervais’in gerçekten de lafı gediğine koyma hususunda başarılı ve cesur olduğunu düşünsem de, onun da Altın Kürelerde yaptığı magazinden ibaretti.

Ödül kazananlara gelecek olursak, genel olarak sürpriz yaşamadığımız söylenebilir yönetmen adayları hariç. Bu kategori, Christopher Nolan aday gösterilmediği için benim için baştan kaybetmişti ama birçok insan gibi ben de, bu yılın David Fincher’ın yılı olacağını ve 2011 yılının en iyi filmle en iyi yönetmen ödüllerinin iki farklı filme verileceği yıl olacağını düşünüyordum. Gelgelelim Fincher yine heykelciği götüremedi evine ve yönetmen konusunda da Akademi tercihini The King’s Speech’ten yana kullanarak Tom Hooper’a verdi ödülü. En iyi orijinal senaryo da keza The King’s Speech’e gitti. The King’s Speech, kraliyet ailesi üyelerini anlatan diğer filmlerden farklı bir yapıdaydı, bu tarz filmlere ilgisi olmayanları bile kendisine çekti bir şekilde ve en iyi film ödülünü Social Network balonu yerine bu filmin almasından son derece memnunum ama en iyi orijinal senaryo deyince, orada durmak gerekiyor. Bir yanda Inception, diğer yanda, gayet de, “senaryo işte” dedirten senaryolar var ama ben Akademi’ye Nolan’ı yönetmen olarak aday bile göstermedikleri için yeterince sövdüğüm için buna da şaşırmadım son kertede. Sadece teknik kategorilerle züğürt tesellisi alan Inception, etki açısından ve bazı kusurlarına karşın benim için oradaki tüm filmlerden daha önemliydi ama hep böyle olmuyor mu zaten? Nolan-Aronofsky-Fincher, popüler kültür açısından bakarsak, son 10-15 yılın en önemli yönetmenleri. Her filmini beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı konu ama sinemaseverim deyip de bu üçlünün filmlerine kayıtsız kalan çok az insan vardır. Akademinin bu, “gösterip de vermeme” tarzının ne ilk, ne de son olacağı sonucuna götürüyor bizi tüm bunlar. Martin Scorsese’nin bile, yıllar yıllar sonra bir yeniden çevrimle oscar ödülü alabildiği düşünülünce özellikle, artık hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor. Bu söylediklerim tüm ana kategoriler için geçerli aslında. Spielberg en iyi film ödülünü verirken yaptığı konuşmada da bunu vurguluyordu.

En iyi film kategorisinin 10 filme çıkarılmasının sonuçlarından biri olan, bu yıl Toy Story 3’ün, geçen yıl Up’ın da, en iyi animasyon kategorisi yetmiyormuş gibi bu kategoriye eklenmesini büyük bir gereksizlik olarak görüyorum. Toy Story sevdiğim bir animasyon serisidir fakat en iyi animasyon ödülünü kazanacağı bariz bir filmin, sırf kategoriyi doldurmak ve filmin daha da fazla promosyonunu yapmak adına bu kategoriyi işgal etmesi saçmalık değil de nedir? Film mi kalmadı 10 film arasına girecek? Never Let Me Go niye yok? Geçen yıl Bright Star niye yoktu? Cevabını kendi kendime vermeye çalışırsam, tüm olayın stüdyo promosyonlarına bağlı olduğu yorumunu yapabilirim.

Social Network’e verselerdi en iyi film ödülünü, inanın insanlığa olan tüm inancımı yitirirdim. İnsanlığa inancım yok gerçi zaten ama üç kuruşluk film keyfimizi de bir parça bozuyor böyle şeyler. Social Network’ün tüm olayı oyuncu yönetimindeydi, onun dışında ne Zuckerberg’in tartışmalı kişiliği beni ilgilendirir, ne facebookun nasıl ortaya çıktığına karşı bir merakım vardır, ne kim kimi arkadan vurmuş şeklindeki bilindik hikayeler, ne de güya “Şekspiryen” olduğu söylenen o bitmek bilmez mahkeme diyalogları. “Bir neslin ruhunu okuyan film” lafı da artık kabak tadı vermedi mi? Bir neslin ruhunu okuduğu falan yok Social Network’ün. İnternet kullanımının insan ilişkilerine ve yaşam tarzımıza olan etkisine de şöyle bir değiniyor o kadar. Ama yapımcılar işlerini çok iyi yapıyorlar ve bir tanesinin röportajlarından birinde geçen, “bu filmden önce Japonya’da (ya da ona benzer bir yerde emin değilim) facebook yoktu; böylece film amacına ulaştı” şeklindeki açıklaması kazın ayağını net bir şekilde özetliyor.

Artık oyunculara gelecek olursam; ödül kazanması tahmin edilen tüm oyuncuların ödüllerini alarak bizi şaşırtmadıklarını eklemeliyim. “Romantik İngiliz centilmeni” rolleri dışında kendisine pek farklı roller bulamayan ve yeteneği sonunda takdir edilen Colin Firth, küfürlü geçmişine eğlenceli bir gönderme yaparak beni benden alan günümüzün Robert De Niro’su demekte sakınca görmeyeceğim Christian Bale (kes o sakalı!), Frozen River’da da çarpıcı bir performans göstermiş olup The Fighter’la en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan ama kabul konuşmasını beğenmediğim Melissa Leo ve de en önemlisi, “bir oscarı eksik” dediğimiz Nataliemiz Portmanımız. Natalie’nin mor elbisesine de, haline tavrına da, Leon ile Luc Besson’a gönderme yaptığı heyecanlı konuşmasına da bayıldığımı söylemeliyim. Matilda’dan beri beklediğim an geldiğinden, gecenin zirve noktası Natalie’ydi benim için, gerisi hikaye.

Sinematiğe eklediğim oscarlarla ilgili görselleri burada bulabilirsiniz. Seraya özgü fashion police ise, pek tabii ki de twitterda yer alacak!

6 Comments

Filed under film

>Pek matah değil

>
Blue Valentine

Gün geçmiyor ki, Amerikan sineması “yeni Eternal Sunshine” arayışının etkisiyle bir film daha çekmesin. Blue Valentine, gerçekçi bir aşk filmi iddiasıyla yola çıkmış. Gerçekçiliğine itirazım yok. Çiftin zaman içindeki değişimi, aralarındaki bağın giderek zayıflaması, monotonlaşan evlilik, çocuğun etkisiyle tüm dünyalarının değişmesi gibi etkenler tıpkı gerçek hayattan enstantaneler gibi. Benim itirazım çiftin gerçekten aşık olup, zamanla aşklarının bittiğinin iddia edilmesine. Michelle Williams’ın oynadığı, Michelle Williams’ın etkisiyle mi bilinmez, son derece itici yansıtılmış kadın başka bir ilişkisi olduğu halde Ryan Gosling’le yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma aslına bakarsanız cinsel bir kaçamaktan ibaret. Ne zaman ki, bu kaçamak sonucu istenmeyen hamilelik ortaya çıkıyor, ondan sonra çiftin ilişkisi ciddileşiyor. Bu yüzden, çiftin birkaç yıl sonraki, değil yakınlaşmak birbirlerinin yüzlerine bile bakamadıkları halleri, ilişkilerini dayadıkları sallantılı temelin kaçınılmaz bir sonucu. Yoksa ortada, muhteşem bir aşkın sonrasında gelen hüzün ve hayalkırıklığı falan yok. Gayet çarpık başlayıp, çarpık biten bir ilişki hikayesi şeklinde izlerseniz gerçekçi gelebilir ya da geri dönüşlerle ilerleyen filmin en iyi yanı olan kurgusuna rağmen karakterlerin buhranları bana olduğu gibi size de afakanlar bastırabilir. Revolutionary Road’u gel de arama diye düşünmeden edemiyor insan. Michelle Williams yerine Ryan Gosling aday gösterilmeliydi oscara. Sırf yüzüğü aradığı sahne için bile.

The Kids Are All Right

Lezbiyen çiftin çocukları biyolojik babalarını arayınca ortalık karışıyor diye özetlenebilecek bir film. Sonrasında aşk üçgenine (peh) döndüğü için vasata meylediyor. Böyle bir çiftin çocuğu olmak nasıl bir his; ne onu tam olarak anlatabiliyor, ne de sperm bankası aracılığıyla çocuk sahibi olma konusunu sorguluyor. Bu noktayı sorgulayan tek kişi de, çiftin oğulları Laser. Öğrenmek istiyor, bir insan neden spermini bağışlamak ister diye. Doğru düzgün bir yanıt alabildiği ise söylenemez. Zaten filmin derdi de bu değil. Lezbiyen çiftin zamanla yıpranan ilişkisi sorgulanıyor gayet itici Mark Ruffalo’nun aralarına girmesiyle ama filmin o konuda da çok cüretli olduğu söylenemez. Heteroseksüel ilişkiyi gösterme açısından cüretli davranmayı tercih etmiş yönetmen asıl. Filmin tek yıldızı Annette Benning. Natalie olmasa oscarı o alır derdim. Sonuçta, liberal mi, muhafazakar mı olacağına karar verememiş bir film var ortada. Televizyon dizilerinin bu konuda daha cesur olduğunu düşünüyorum. Bu film de işte, 10 filmle doldurulacak oscar filmlerine bir tane de bağımsızımsı bir film ekleyelim diye var.


True Grit

Coenlere körü körüne bağlı bir hayran değilim ama Fargo, Miller’s Crossing, The Big Lebowski, A Serious Man gibi sevdiğim birkaç filmleri mevcut. No Country For Old Men’i de sevip sayarak izlemiştim ama o kadar büyütülecek bir yanı yoktu kesinlikle. Coenler kara mizaha sarınca daha etkili filmler ortaya çıkarıyorlar bana kalırsa. Örneğin geçen yılki A Serious Man, True Grit’ten çok daha iyi bir filmdi. True Grit Coenlerin westerni ve yine büyütülecek bir şey olmadığı kanısındayım. Western deyince ben hala Sergio Leone’lerde kaldığım ve babam sağolsun çocukluğum o filmleri izleyerek geçtiği için bu filmden hiç hoşlanmadım. Film de yeniden uyarlama zaten. En son izleyip de sevdiğim western 3.10 to Yuma idi. Jeff Bridges’in karakteri dışında enteresan bir şey göremedim True Grit’te ama The Big Lebowskiler, Fearlesslar vs.leri düşününce insan, onun da yeni bir şey yapmadığını görebilir. Başroldeki çocuk oyuncu da, bilmiş kız kontenjanından iyi oynuyor ama bana en son heyecan veren çocuk oyuncu Leon ile Natalie Portman’dı. Zaten Leon ilk izlediğiniz filmler arasındaysa, geri kalanına şüpheyle yaklaşmanız doğal bir şey. 6. His’teki çocuk vardı bir de ama unutuldu gitti, kayboldu o da. Keşke Clint Eastwood’un kendisi bir western filmi çekse, Sergio Leone’ye selam çaksa ama nerdee… Coenler nefes alsa oscar adayı oluyorlar ve şu an Christopher Nolan’ın alması gereken en iyi yönetmen adaylığını işgal ediyorlar. (İlle de ödülü Nolan alsın demiyorum, mutlaka adaylar arasında olmalıydı diyorum şu son 10 yılı göremecek kadar kör Akademi üyelerine.) Bu filmi sevdiyseniz saygı duyarım ama insaf yan, Coenlerin zaten oscarları var. Her sene aday gösterilmek zorundalar mı?

5 Comments

Filed under film

>Never Let Me Go

>Never Let Me Go, ya çok seveceğiniz, ya da nefret edeceğiniz filmler kategorisine giriyor. Yetimhanede büyüyen üç çocuğun hikayesiyle başlıyor film. Üçlü bir aşk öyküsüne dönecekmiş havası verirken izleyeni ters köşeye yatırıyor. En azından, benim gibi kitabı okumadan filmi izlediyseniz, olayların gidişatını garipseyebilirsiniz. (Bundan sonrası mecburen spoiler içerecektir.)

Distopik bir var oluş öyküsü var önümüzde. Tekinsiz ve buruk bir öykü. Yetimhanedeki çocukların görüp göreceği tek dünya, yetimhanenin dört duvarı ile o güzel ama sınırlı bahçesi. Çitin öbür tarafında ne olduğunu merak etseler de, kendilerine, çiti asla aşmamaları, orada korkutucu bir dünya olduğu söylendiği için korkularına yenik düşerler. Ortadaki garipliği tüm insancıllığıyla fark edip çocukları uyarmaya çalışan öğretmenleri (Sally Hawkins), anında okuldan ve yetimhaneden uzaklaştırılır. Niye hiçbir çocuğun sesi çıkmıyor diye garipseyip merak etmeye başladığınız andır bu. Çocuklar kendilerini sadece resim derslerinde ifade ederler. Gerçekten ruhları var mı diye merak ettikleri için koymuşlardır resim dersini sırf. Ayrıntılar önemli bir yer tutar. Kathy ile Tommy’nin yakınlaşması, daha sonra da Ruth’un devreye girmesi, üçlünün ilişkisini karmaşık bir hale getirir.

Büyüdüklerinde, filmin de asıl derdinin ne olduğu ortaya çıkar. Organ bağışı ve genetik kopyalama olaylarıyla ruhun varlığı, insan varoluşunun sebebi, insanın amacı ya da amaçsızlığı, tüyler ürperten bir riyakarlıkla yoğrulmuş bir sistem, doktorlarla hemşirelerin robotikliği, klonların çaresizliği boğaz düğümler. Nafile bir çabayla “asıllarını” görmeye çalışır klonlar.

Duygu sömürüsü yapıldığını düşünenler ve karakterlerin hiç başkaldırmadığı gerçeği filmden nefret etmenize de neden olabilir. Ortada hiçbir kaçış umudunun olmaması ve klonların kaderciliği insanın gerçekten sinirini bozsa da, yaşamın kısalığı ve zamanın kısıtlılığı karşısında her an’ı değerlendirmenin hayatiliğini vurgulaması boğaz düğümler ve filmi sevdirir. Tommy’nin çığlığı, Ruth’un son çabaları ve Cathy’nin o son günbatımı izleyişi unutulmaz. İzledikten sonra uzun süre kendime gelemedim ve film, Kazuo Ishiguro’nun Uzak Tepeler kitabını okuyup pek haz etmemiş olsam da, Never Let Me Go’yu okuma isteğimle sonuçlandı.

Yönetmen Mark Romanek inanılmaz güzel kadrajlarıyla, genç oyuncular da başarılı ama son ödül törenlerinde görmezden gelinen performanslarıyla filmin şiirselliğine katkıda bulunuyorlar. Yükselen oyuncu Carey Mulligan’dan uzun uzun bahsetmeme gerek yok. Sanırsınız, Cathy rolü onun için yazılmış. Özellikle Andrew Garfield ve beklemediğim kadar etkileyici olan Keira Knightley’e hakları teslim edilmeli. Keira Knightley diğer ikisinin yanında daha önceki dönem filmi tecrübelerini kullanarak karakterine bürünebilmeyi çok iyi başarmış.

2 Comments

Filed under film

>Ödül sezonu güzellikleri: 127 Hours – The King’s Speech

>
127 Hours

Danny Boyle 127 Saat’le köklerine dönerek pek hayırlı bir işe imza atmış. Minimalist bir gerçek hikaye olan 127 Saat, tahmin edilebileceği gibi büyük ölçüde James Franco’nun performansına dayanıyor.

Danny Boyle filmini çılgın kalabalıklar ve ışıltılı şehir hayatından görüntülerle açıyor. Filmimizin kahramanı Aron Ralston çılgın kalabalıklardan uzaklaşıyor yavaş yavaş. Hiç kimseye haber vermeden ve nereye gittiğini kimseye söylemeden yalnız başına yolculuğa çıkan Aron Ralston, kayaların arasına yuvarlanıyor ve 127 saat boyunca hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu süre boyunca kendini sorgulamaktan tutun, geçmişle hesaplaşmasına dek birçok aşamadan geçiyor. Cast Away’den ne farkı var diye soracak olursanız, 127 Saat’in öyküsünün “herkesin başına gelebilir” cümlesini kurdurtma potansiyelinin daha yüksek olduğunu ve daha mütevazı bir varoluş öyküsü anlattığını söyleyebilirim. Ayrıca minimalist bir öykü olmasına rağmen izleyiciyi sürükleyip götürdüğünü ve dramatik yapısıyla sarstığını da eklemem gerekir. Yaşamın her an’ının kıymetini bilmek ve elimizdeki sınırlı zamanla neler yapabileceğimizi bir kez daha düşünmek gibi beylik çıkarımlar yaptırıyor bilmem kaçıncı kez daha. Danny Boyle’un başarılı yakın çekimleri ve A.R.Rahman’ın Slumdog Millionaire’den çok daha etkileyici olan müzikleri de filmin etkisini artıran özellikler. Ama James Franco diyorum ben size! Nolur Jeff Buckley’i sen oyna, nolur!


The King’s Speech

The King’s Speech de oyuncuların performanslarına çok şey borçlu olan bir diğer film. Yine Black Swan gibi yalnızca birkaç mekanda geçtiğinden izleyiciye tiyatro havası yaşatıyor üstelik.

Kekeme prens Bertie’nin Lionel’dan aldığı konuşma dersleri ve ikisinin diyalogları filmin belkemiğini oluşturuyor. Kraliyet öyküleri ve İngiliz kraliyet ailesiyle ilgili filmler hiç ilgimi çekmemiştir ama The King’s Speech çok başka bir film ve umarım oscarı alan film de The King’s Speech olur. Inception’a vermeyecekleri kesin olduğuna göre tek umudum The King’s Speech şu anda.

Bertie’nin kekemeliği yüzünden kalabalıklara konuşma yapamaması ve bu yüzden başta sorumsuz erkek kardeşinin tahta çıkarılması, erkek kardeşinin evlilik dışı ilişkisi ve Hitler tehdidinin yaklaşmasına rağmen sorumsuzluğuna devam etmesi yüzünden tahttan indirilmesi ve onun yerine Bertie’nin zoraki olarak tahta getirilmesi şeklinde özetlenebilir hanedan hikayesi. Fakat söylediğim gibi, filmin derdi kraliyet dedikoduları, zoraki kral klişeleri değil. Bertie’nin hikayesinin kişisel ve evrensel bir kendini bulma öyküsü olması filmi asıl sevdiren özellik. Diksiyon hocası Lionel’ın prens Bertie’ye eşiti gibi davranması ve ona inatla Bertie diye hitap etmesi ile filmin sonlarında piskoposun klasik İngiliz küçümseyiciliğine rağmen Bertie’nin de Lionel’a hakkını teslim ettiği an’lar, filmle ilgili bahsedilmesi gereken diğer önemli bölümler. Sınıf farkı ve soylu aile takıntısı da masaya yatırılmış oluyor böylece. Bertie’nin Beethoven’ın 7. senfonisi eşliğindeki konuşması filmin zirve noktası.

Colin Firth üzerine sayfalar dolusu yazı yazabilirim. Hangi filmde görünürse görünsün, ne gibi saçmalıklarda oynarsa oynasın hep kendi kişiliğini katmasını bildi şimdiye dek. Burada da döktürmesi şaşırtıcı değil. Tüm oscarlar senin olsun sevgili Darcy. Geoffrey Rush da mizahi yönüyle hüzünlü yönünü kendisinde birleştiren karakterinde bir kez daha saygımı kazanıyor. Bir kere de vasat ol be adam! Shine ve Quills’ten beri takipçisiyim. Helena Bonham Carter’ı daha çok Fight Club’dan ve Tim Burton filmlerinden tanıyanlar buradaki alçakgönüllü ve sakin oyunculuğuna şaşırmış olsalar gerek. Halbuki filmografisine baktığımızda ilk rollerinin dönem dramaları olduğunu görüyoruz. (bkz. Howard’s End ve A Room with a View) Helena birçok role bürünebilecek bir oyuncu olduğunu göstermiş oluyor bu filmle. Bu üçlünün dışında birçok tanıdık İngiliz oyuncuyla da karşılaşıyoruz film boyunca. Michael Gambon ve Guy Pearce örneğin. Pride and Prejudice’in BBC versiyonunda Elizabeth’i canlandıran Jennifer Ehle’i burada Lionel’ın karısı rolünde kısa ama öz bir rolde olsa da yine Colin Firth’le bir arada görmek bir diğer güzellikti.

4 Comments

Filed under film

>Sinemasal tekinsizlikler

>
Rabbit Hole

Daha çok Nicole Kidman’ın adaylıklarıyla öne çıkan bir film olsa da, Aaron Eckhart’ın da çok başarılı bir performans sergilediği bir aile dramı Rabbit Hole. Esasında Kidman bildiğimiz Kidman. Menajerleri iyi çalışmış olsa gerek ki uzun bir aradan sonra kendisini ödül törenlerine kazandırdılar. Çocuklarını kaybeden bir çiftin evliliklerini ayakta tutma çabaları ve çiftin kavgaları gerçekçi bir dram şeklinde ilerliyor. Terapi arkadaşlarıyla olan sahneleri gereksiz geldi. Sandra Oh bir yan karakter olarak yanlış seçim. Benzerlerinden Revolutionary Road kadar akılda kalıp sarsmıyor insanı Rabbit Hole ama gerçekçi bir aile dramı olduğunu söyleyebiliriz.


The Fighter

Ödül törenleri için banko adaylık potansiyeline sahip bir boks filmi olarak The Fighter, daha çok oyuncu performanslarıyla öne çıkan bir filmdi benim nazarımda. Gerçi boks filmleriyle aramın olmadığını söyleyip sizi yanıltmak istemediğimi de eklemek isterim. Abartılı IMDB notu sırf ödül sezonu filmlerinden biri olmasından kaynaklanıyor (8 küsür notu görünce hala imdbden bir şeyler bekleyenlerdenseniz tabii.) 10 üzerinden 7’lik diyebiliriz. Sorunlu eski boksör erkek kardeşle onlarca kız kardeşi (gerçekten klonlanmış gibiydi hepsi) ve dominant annesinin yanında kendi kariyerini ve hayatını kurmaya çalışıyor Micky Ward. Bir yandan da kız arkadaşıyla ailesi arasında kaldığından ortalığı yatıştırmaya çalışıyor. David O.Russell biraz eski usül filmleri andıran ve bu yüzden de Akademi’nin çok dikkatini çekecek bir tarzla, bir yandan da belgeselimsi bir hava da hissettiren bir film çekmiş. Mark Wahlberg’i hala The Departed’daki fuckercı halleriyle anımsarken ister istemez, Christian Batman Bale’in artık usta bir oyuncu olarak anılması gerektiğini, Amy Adams’la Melissa Leo’nun da döktürüp durduklarını söylemek isterim bir de. Oscar tahmini yap diyorsanız, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü bu ikisinden biri alacaktır kesin derim (Helena Bonham Carter’ı henüz izlemedim King’s Speech’te ama Helena’nın hastasıyımdır). Christian Bale de garantidir pek tabi bu kez. Aksi halde Akademi sövgü yağmuruna tutulacaktır bolca. Hem rol için insanlıktan çıkmış çekici oyuncuları çok sever Akademi. Globe’larda da pek neşeliydi Jesus Bale (o saçlar beni benden aldı) ve Terminator’deki agresif hallerinin esamesi okunmayan, karısına pek bağlı bir adam portresi çizdi. Sevgi-nefret ilişkisi kurduruyor insana diyorum o kadar, inanmıyorsunuz!


Fish Tank

Andrea Arnold’ın Fish Tank‘indeki ergen kızın duruşu ve öyküsü Skins dizisindeki gençleri anımsatıyor. Bu da bizi İngilizlerin ergen öyküleriyle sosyal gerçekçiliği vurgulama konusunda durup durup etkili yapımlar ortaya çıkardıkları sonucuna götürüyor kaçınılmaz olarak. (This is England vardı bir de.) Arnold karakterlerin portresini yoğun bir gerilim atmosferinde, diken üstünde diyebileceğimiz bir tutumla aktarıyor. Mia’nın kıstırılmış hayatından bir şekilde yırtma hayalleri, hip hop dansçısı olma çabaları, anneden başka her şeye benzeyen annesinin erkek arkadaşıyla olan yakınlaşması, yeni favorilerimizden Michael Fassbender’ın kaçınılmaz bir doğallıkla oynadığı karakterin Mia’nın dünya görüşüne olan etkisi ve bir genç kızın hayattan aldığı ilk tokatlarla isyanları bir bağımsız film olarak başarıyla aktarılıyor. Yalnız, kız kardeşine biraz daha sevecen davransaydın ya be Mia? Andrea Arnold’ın bir sonraki projesi Wuthering Heights olacakmış. (Aslında en son Tom Hardy’nin oynadığı bir tv filmi vardı diye biliyorum ama bakalım bu yeni sinema versiyonu nasıl olacak.)


Winter’s Bone

Son izlediklerimin en iyisi Winter’s Bone’du. Kayıp babası ve hasta annesi yüzünden iki küçük kardeşinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan 17 yaşındaki genç kızın, uyuşturucudan başka bir gelir kaynağı olmadığı bariz o kasvetli kasabadaki mücadelesi her zamanki bağımsız film havasından ziyade tekinsiz bir atmosferle anlatılıyor. Filmin diken üstündeki tutumu Frozen River’ı anımsatırken ve Frozen River’dan daha etkileyici bir biçimde ilerlerken hikaye, Sundance’te de ödül kazanmış film tekinsiz kasaba havasını bize aynen yaşatıyor. Soğuk, bencil ve gaddar ruhlu insan portreleri insanın içine oturuyor. O sincaplar ve testereler adeta birer gotik objelere dönüşüyor. Şaşaanın zerresi yok filmde gerek hikayenin ilerleyişi, gerek yönetmenin kadrajları açısından. Başroldeki Jennifer Lawrence yeni bir çarpıcı kadın oyuncu geliyor diye naralar atarken, amcasını oynayan John Hawkes da akılda kalmayı başarıyor.

Hollywood oyunlarıyla parsaları toplayan Kathryn Bigelow’dan ziyade Debra Granik ve Andrea Arnold gibi doğallıklarından bir şey yitirmeyeceklerini umduğumuz kadın yönetmenler bize daha çok umut vermiş oluyor böylelikle sinema adına. (Jane Campion ve Sofia Coppola’nın yerleri ayrıdır.) Fish Tank için de Winter’s Bone için de “akmayan filmler” yorumlarına sıkça rastlayabilirsiniz. Bana göreyse, akmıyormuş gibi göründüğü halde her saniyesi tetikte izlenen filmlerdi. Boğaz düğümleyici filmler…

4 Comments

Filed under film

>2010 Film Güncesi

>Her zaman yaptığım gibi, sadece 2010’da gösterime girmiş filmleri değil, önceki yıllardan da kendi izlediklerim üzerine bir değerlendirme yaptım. İzlediğim sıraya göre kategorilendirdim.

FAVORİLER-SAKLI HAZİNELER-PEK GÜZELDİ DEDİKLERİM

Underground Game (Jogo Subterraneo) : CNBC-E’de yakaladığım, film noir etkileri barındıran enteresan bir Arjantin yapımı film.
Los Abrazos Rotos (Broken Embraces): Almodovar’ın filminden çok yeni bir şey beklediğim söylenemezdi. Kurgusu ve Penelope’siyle sevdiklerim arasında yerini aldı.
Je M’apelle Elizabeth (Call Me Elizabeth): Saklı bir hazine değil de nedir bu?
Revanche (2008): Dostoyevski etkileri.
In This World: Winterbottom zaman zaman kaydadeğer işler çıkarıyor. Etkileyici bir mülteci öyküsü.
Where The Wild Things Are: Spike Jonze’dan pek içli bir çocukluk-başka dünya öyküsü.
Sherlock Holmes: Tam gaz eğlencesi, Downey Jr’ı yetiyordu. İkincisi daha iyi olabilir diye düşünüyorum nedense, halbuki devam filmlerinin kötü şöhreti malum. Bi ara Daniel Day Lewis oynayacak deniyordu, şimdi ne oldu bilmem. Ejderha Dövmeli kızımız Noomi Rapace de kadroda görünüyor.
Nine: İmdb halt etmiş. Bir müzikal olarak favorilerim arasına girdi, ki müzikallerle ilişkisi sıkıntılı olanlardanım. Müzikleri filmin dışında da rahat rahat dinlenen müzikallerden. Marioncığımın “Take it all” şarkısının geçtiği sahneyi sarıp sarıp dinler, izlerim.
Das Weisse Band (White Ribbon): Büyük bir Haneke hayranı değilimdir ama Cache olmasa da Benny’s Video ile Funny Games (orijinali) çok sarsıcıydı benim açımdan. Beyaz Bant’ın yönetmenin şu ana kadarki başyapıtı olduğunu düşünüyorum.
The Road: Hakkı yenen bir distopya. Özellikle Viggo Mortensen’in oyunculuğu daha çok takdir edilmeliydi. Çocuk oyuncu da başarılıydı. Müthiş bir karanlık distopya atmosferi.
A Serious Man: Coenlerin kendi halinde kara mizahı No Country for Old Men’den de iyiydi bana göre.
Avatar: Çok önyargılıydım ve hala da yeni bir öykü anlattığını düşünmüyorum fakat bu bilindik öyküyü dijital ortama iyi uyarlamış Cameron. Amerika tavrından vazgeçmedikçe bu tür filmlerin de modası geçmeyecek sanırım. Üç boyutlu izleme imkanım olmadı maalesef.
The Blind Side: Tartışılacak yönleri var evet. Sandra Bullock’un da mutlaka bir oscar heykelciği olsun demişler vs. Neden, nasıl sevdim açıklayamıyorum.
Bright Star: Son yılların en güzel aşk filmi. Nokta.
Precious: Çok boğucu bir dram esasında. Bununla birlikte gerçek karakterlerin, gerçek öykülerin çok daha sarsıcı olduğunu düşününce insan daha çok etkileniyor filmden.
El Secreto De Sus Ojos (The Secret in their Eyes): Nutku tutuluyor insanın. Yılın en iyilerindendi bak buna tartışma istemem.
Okuribito (Departures): Bana Six Feet Under dizisini hatırlattı ister istemez. Yaşam ve ölüm üzerine yapılmış en güzel filmlerden biri.
The Boy In The Striped Pyjamas: Nasıl bir finaldi o öyle. O Nazi cehennemi yok mu…
Karamazovi : Karamazov Kardeşlerin ilgi çekici bir uyarlaması. Karadağlar dizisinden iyi bir uyarlama olduğu su götürmez. Zaten ne diye karşılaştırıyorum? (Anladık Gülali pek güzel de Ivan Karamazov’u bi güzel harcamış bizimkiler. Neyse konuyu saptırmayalım.)
Cheri: Michelle Pfeiffer’la hasret giderdik.
Becoming Jane: Anne Hathaway’in abartıldığını düşünüyorum aslında ama Jane Austen rolünü başarılı buldum. James McAvoy faktöründen bahsetmemi bekliyorsunuz bir de biliyorum. Peki alın bahsettim.
Un Prophete (A Prophet): Hapishane filmi mi dediniz? Koştum geldim.
The Imaginarium of Doctor Parnassus: Pek güzeldi kısa keseyim. Güzel fikirlerin kıymeti bilinmeli.
The Girl with Dragon Tattoo: Kitabı bana daha da sevdiren bir gerilim. Lisbeth Salander rocks.
The Dreamers: Böyle çığırtkan ve provokatif filmlerle hiç aram yoktur ama sevdiğim noktalar vardı filmde. Louis Garrel de başka hiçbir filmde bu kadar güzel değil.
Mine Vaganti (Loose Cannons): Ferzan Özpetek’ten bol makarnalı, keyifli, duygusal bir aile filmi. Ya da gay filmi. Bakış açınıza göre değişir efendim.
Soul Kitchen: Fatih Akın’dan beklediğim film geldi sonunda. Sevdiğim oyuncular, Jim Jarmusch’vari bir üslup. Pek keyifli.
A Single Man: Estetik görsellik, oyunculuk gösterisi, içsel panorama, Colin Firth, Matthew Goode. Güzel şeyler bunlar.
Valmont: Colin Firth’ün gençliğini merak ettim evet nolmuş yani? Keyifli bir dönem entrikasıydı ve uzun süresine rağmen akıcıydı. Anette Benning de döktürüyordu.
Miss Potter: Rene Zelwegger’dan Beatrix Potter çok güzel olmuş. Beklemiyordum. Filmdeki o çizimlerle iç içe giden anlatımla hoş bir biyografiydi.
Where the Truth Lies: Atom Egoyan’la tanıştım böylece. İyi de ettim. En son Chloe filmi pek ilgimi çekmedi gerçi. Colin Firth sürpriz olarak çıktı karşıma bu sefer vallahi de billahi de yani. İlgi çekici bir gizem öyküsü. Film noirları hatırlatıyor.
Iron Man 2: İlkinden daha çok sevdim. Scarlet’ı da sevdim bak bu sefer itiraf edeyim. Badass hatunları oynasın hep. Gwyneth olmasa daha çok mutlu olacaktım.
Ne Le Dis A Personne (Tell No One): Başarılı bir suç gerilimi. Guillaume Canet daha çok yönetmenlik yapsın. Marion’ı da alsın yanına. Oh ne güzel hayat!
Daybreakers: Vampir filmlerine başyapıt denecek düzeyde olmasa da ilginç bir yorum getiriyordu. Ethan Hawke’a vampirlik yakışmış.
Inception: Hardcore Nolan’cıyım evet. Yoruma gerek olduğunu sanmıyorum.
Following: İlk filmini izlemediğimi fark ettim Nolan’ın. Ben geliyorum diyen bir yönetmenmiş anladım.
Whip It: Eğlencelik patenci kızlar hikayesi.
In The Name of the Father: Sinemaseverim deyip de bu filmi izlemeden olmazmış gerçekten de.
Jacquou Le Croquant: Gaspard Ulliel’li sürükleyici bir dönem filmi. Sinematografisini pek beğendim.
Le Concert: Rus-Fransız ortaklığının en keyifli ürünlerinden olmuş bu film. İzleyene birçok duyguyu aynı anda geçiren bir film. Melanie Laurent de bonusu.
Harry Potter and the Deathly Hallows Part I: Sonunda düzgün bir Potter filmi çekmeyi başardılar da rahat bir nefes aldık. Azkaban ve Zümrüdüanka’yı da sevmiştim ama en iyisi bu şüphesiz.
Adam: Küçük Prens göndermesiyle başlıyor. Farklı bir romans ve içsel öykü vaat ediyor.
Black Swan: Aronofsky yine yapmış yapacağını şeklinde cümleler kurmamıza neden olan film. Filmi çok sevmeseniz bile Natalie Portman’a kayıtsız kalamazsınız.
Before The Rain: Bosna savaşıyla ilgili daha çok film çekilmeli.

PEK GÜZEL ANİMASYONLAR-ÇİZGİLER

Mary & Max: Hüzünlü bir animasyon. Geçen sene Up deyip duruyorlardı. Bu filmin hakkı yendi biraz diye düşünüyorum. Yaratıcı çizimler ve farklı bir öykü.
5 Centimeters Per Second: Çizimleri özellikle duru ve etkileyici animelerden. Hangi öyküyü daha çok sevdiğime karar veremedim.
Les Triplettes De Belleville: Niye daha önce izlememişim ki dedim. Sylvain Chomet’in Belleville’de Randevu’su az diyaloglu, müthiş çizimlere ve atmosfere sahip unutulmaz bir animasyon. Yeni filmi The Illusionist’i de merakla beklemekteyim.
The Girl Who Leapt Through Time: Zamanda seke seke keyifli bir öykü sunan kız.
Paprika: Inception’ın ilham kaynağı olduğundan şüphelendiğim kafa karıştırıcı bir rüya yolculuğu.

Henüz izlemeyip de izlemeyi planladıklarım: Toy Story 3 (bu çok ayıp oldu evet), Tangled ve How To Train Your Dragon. Ayrıca her türlü şahane Uzakdoğu animasyonuna da açığım.
Gerekmedikçe Bulaşmamak Lazım dediklerim: Fantastic Planet ve Fears of the Dark. Hadi ilkinin distopya havası izletiyor da ikincisi izlediğine pişman ediyor insanı.

İZLESEM DE OLURMUŞ İZLEMESEM DE

Hurt Locker
An Education
Up In The Air
Brothers
Limits of Control
Nord
The Boat That Rocked
Agora
New York I Love You
Cold Souls
Wolfman
Che Part 1
Miss Pettigrew Lives for a day
Rumba
Cache
Cracks
Love in Thoughts
Brideshead Revisited
Shutter Island
Kick Ass
Rec 2
Legion
Paper Heart
Crazy Heart
The Messenger

İZLEMESEM DE OLURMUŞ ya da İZLEMEZ OLAYDIM desem yeridir

Dorian Gray
The Lovely Bones
Taking Woodstock
The Notebook
Angel Heart
Bad Lieutenant
The Social Network
Junebug
Picnic At Hanging Rock
Babette’s Feast
Double Life of Veronique
Au Hasard Balthazar

TÜRK FİLMLERİ SEÇKİSİ
5 üzerinden yıldız verirsem daha net olacak bu kategori için.

Hayat Var: 5/5
Başka Dilde Aşk: 5/5
Kıskanmak: 3/5
İki Dil Bir Bavul: 4/5
Uzak İhtimal: 3/5
Vavien: 3/5
Tatil Kitabı: 3/5
Gölgesizler: 2/5
Güneşi Gördüm: 2/5

VE DE ŞAHANE KLASİKLER DİZİSİ: Yine izlediğim sıraya göre yazdım.

Down By Low
La Petit Soldat
Pierrot Le Fou
Jules & Jim
Les Quatre Cents Coups (400 Blows)
Fahrenheit 451
Baisers Voles
La Nuit Americaine
2 English Girls
A Fistful of Dollars (Aslında bunu çocukken izlemiştim ama bu sene o günleri andım)
Funny Face
Charade
The Big Sleep
Sunset Boulevard
All About Eve
Gone With the Wind (Eskiden izlenip de kıymeti yeni anlaşılanlardan oldu benim için)
Le Samourai
Rocco and His Brothers
Il Postino
A Man Escaped
The Great Dictator (Çoğu Chaplin filmini izlemişimdir ama bu eksik kalmış. Chaplin’in Hitler yorumu en inandırıcı ve başarılı olanlarından)

Bu seçkinin kitaplar ve diziler için olanı da gelecek tabii biliyorsunuz.

7 Comments

Filed under favoriler, film

>Black Swan

>Eğer Leon zamanlarından beri Natalie Portman’ı takip ediyorsanız, Portman’ın Black Swan’de ne denli diş(l)i bir performans sergilediğini filmi izlemeden de tahmin edebilirsiniz. Zira filmin öncesinde 2 yıl bale çalıştığı söylenen Natalie Portman vücuduna zarar vermekten tutun da her türlü duygusal ve “bedensel” performansın üstesinden başarıyla geliyor buna kendini sıfır bedene kadar zayıflatmak da dahil. Bu performansıyla da oscar vermezlerse artık ağzıyla kuş mu tutsun daha ne yapsın Natalie bilemiyorum. Filmin diğer performansları, Vincent Cassel hariç, çoluk çocuk oyuncağı gibi kalıyor. O çok övülen Mila Kunis’te öyle çok övülecek bir şey göremedim mesela (eminim övülecek çok şey görenler de vardır!) ama kendisi hakkında karar vermem için henüz erken olabilir. Peşin hüküm vermemeli şimdiden sonuçta kendisi bir Megan Fox değil. Winona Ryder’ın rolü olmasa da olurdu diyenlere de katılmıyorum. Artık yaşlandığı gerekçesiyle emekliye ayrılmak zorunda bırakılan eski balerinin varlığı, Nina’nın yaşlanma ve artık bale yapamama korkularıyla birlikte, Hollywood’un kadın oyuncularının zaman zaman düştükleri duruma da bir gönderme aynı zamanda. Bu da ayrıca tartışılabilecek bir konu esasında. 45-50 yaşlarına gelip hala da örneğin Catwoman rolünü bana vermediler diye sızlanan oyuncular komik duruma düşebilir ancak. Meryl Streep, Helen Mirren gibi oyuncuların kariyerlerine bakıp örnek alsınlar. Bununla birlikte, Hollywood’un 40’ını ya da 50’sini aşan kadınlara Brad Pitt’e, Robert Downey Jr’a, Johnny Depp’e ettiği muameleyi yapmadığı da bir gerçek.

Black Swan’i şahsen sırf Natalie nasıl ceylan gibi sekip rol yapıyor diye de izlerdim kendisinin saçma sapan Boleyn kızları gibi filmlerini bile izlemiş biri olarak. Natalie Portman’ın dehşet performansından ibaret bir performans filmi olmanın çok ötesinde Black Swan. Darren Aronofsky’nin Requiem for a Dream ile The Fountain’ı ile birlikte bir diğer favori filmim ilan ettim bile kendisini. Esasında Aronofsky’nin özellikle Requiem’deki insanın üstüne üstüne gelen boğucu ve ezici duygusallığı ile sarsıcılığından rahatsız olmuştum. “Mutlaka sarsmak lazım seyirciyi” felsefesiyle hareket eden yönetmenlerden miydi acaba Aronofsky? The Wrestler’da da böyle düşünmüştüm. The Fountain’ın bambaşka bir film çıkması aslında tüm şüphelerimi dağıtmıştı. Black Swan sinematografisiyle, Kuğu Gölü balesinin öyküsüyle paralel giden kurgusu ve öykü akışıyla, gayet narin görünen bale dünyasından beklenmedik biçimde etkili ve sert bir psikolojik gerilim çıkarmasıyla takdire şayan özelliklere sahip. O kırılgan balerinlerin kırılgan dünyasını Portman’ın canlandırdığı sanrılar gören aşırı mükemmelci ve takıntılı Nina karakterinin bakış açısından gösteriyor bize Aronosfky. Balenin çağrıştırabileceklerinin tersine alabildiğine karanlık olan bu dünya, Kuğu Gölü balesinin de aslında ne denli karanlık bir öyküsü olduğuna dikkat çekiyor. Black Swan’in bana göre en büyük başarılarından biri beyaz kuğu/siyah kuğu öyküsünü Nina’nın öyküsüyle paralel bir şekilde anlatması ve finale doğru da Kuğu Gölü balesinin sahnelenmesinin etkisiyle filmi tam anlamıyla”zirvede” bitirmesi. İzleyiciyi hissedebileceği tüm coşkunun ve gerilimin ortasında bırakarak finalini yapıyor Black Swan. Clint Mansell’in Kuğu Gölü Balesi’nin etkisindeki müzikleri de o karanlık atmosferin üstüne tuz biber ekiyor.

Darren Aronofsky beyaz kuğu ile siyah kuğunun hikayesini klişe tabirle “iyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere” mantığıyla vermiyor. Nina’nın masumiyet denilen tek dişi kalmış canavardan uzaklaşıp kabuğundan sıyrılması konusunda sürekli baskı yapan bale eğitmeni mi daha sinir bozucu, o Lily denen şırfıntı mı konusunda bahisler açılabilir. Masumiyet bıçak sırtıyken diskoda geçen sahneler dönüm noktası oluyor. Nina’nın annesiyle ilişkisinin garipliğidir belki bunu yapan. İlk başta ne kadar da cici bir anne-kız bunlar diyecekken, annenin sinsi baskıcılığına tanık oluyoruz. Gerçekten de Natalie’nin annesi gibi duran Barbara Hershey’nin canlandırdığı Nina’nın eski bir balerin olan ve kariyerinden Nina için vazgeçen annenin o pastayı gözünü bile kırpmadan çöpe atmaya kalktığı sahne insanın yüreğini ağzına getiriyor. Bildiğin hastalıklı anoreksik vücutları gözümüze gözümüze sokarak uhrevi güzellik diye millete de bir güzel yutturuyorlar ya, büyük bir başarı gerçekten de.

Black Swan’i saçma sapan vizyon tarihinde belirttikleri gibi Şubat sonuna kadar bekleyip izleyebilmem için gerçekten çok sabırlı bir insan olmam gerekirdi sevgili blog arkadaşlarım ve o kadar sabredemeyeceğimi bilmeniz gerekirdi. Zaten Şubat sonunda sinemada izleyebilmem için de İstanbul-Ankara-İzmir-Antalya gibi bir şehirde yaşamam gerekiyor. Aksi halde yaşadığım kasabanın kendince haklı nedenlerle genelde Kutsal Damacana ve Biri Beni Isırdı gibi filmleri gösterime almayı tercih ettikleri düşünülürse, benim gerçekten Black Swan’i sinemada izleyebilmek için Nisan’a kadar beklemem gerekir. O zamana kadar kim ölür, kim kalır? Natalie bu, beklemez. Olur da bir mucize gerçekleşip de sinemaya getirirlerse de, tekrar izlemek için gidebilirim sakıncası yok. O zamana kadar HD kalitesinde olmasa da, idare eder’den biraz daha kaliteli dvdscreenerıyla yetinmek zorundayım. Millet pek lakayıt tavırlarla izlerken de benim elim armut toplayacak değil tabii. Ben de insanım, etmeyin eylemeyin. Bu uzun ve sıkıcı açıklamayı yapmamın sebebi, film şirketinin Black Swan’i en azından Ocak ayında gösterime almayı göz önünde bulundurmaları konusunda dikkat çekmeye çalışmak, hayat hikayemin ayrıntıları konusunda sizi yorup kendimi Olivia Twist ilan ederek acındırmak değil ama gerçekler bunlar sonuçta. Başımızın çaresine bakacağız mecbur.

Daha fazla Black Swan görselleri için buyrunuz.

4 Comments

Filed under film