Category Archives: dizi

>İngiliz Dizilerinden Seçmeler

>
Sherlock

Günümüzde geçen bu süper Sherlock Holmes uyarlaması, ilk saniyesinde izleyiciyi avucunun içine alıyor. 3 bölümlük ve her bölümü bir buçuk saat uzunluğundaki bu mini dizi, başroldeki Benedict Cumberbatch’e de çok şey borçlu. Cumberbatch şimdiye kadarki en cins Sherlock karakterlerinden birine imza atmasının yanı sıra, ünlü dedektifin ayrıksı yönlerine de vurgu yapan dizide, özellikle ses tonu ve mimikleriyle unutulmazlar arasına şimdiden girdi desek yeridir. Dr. Watson’la olan ilişkisini de esprili bir şekilde ele alan dizide, “tam bir İngiliz” havası veren Martin Freeman’ın şaşkın ve sabırlı hallerinin cuk oturduğunu da belirtmeden geçmeyeceğim tabii ki. Sherlock Holmes’ün amansız düşmanı Moriarty ile ilk karşılaşmalarındaki, “Normal insanların amansız düşmanı olmaz,” şeklindeki tepkisi de beni benden almıştır.

Dizinin Londra görüntüleri, belki de Londra’nın kendisinden bile güzeldir. Jenerik müziğinin güzelliği de cabası. Sherlock Holmes’ün dehasının yol açtığı gariplikler ve komedi, dizinin, şiddeti ve kan görüntülerini normal birer olgu olarak gösteren diğer polisiyelerden de sıyrılmasını sağlıyor. Sherlock’un çok sıkıldığı bölümde ev sahibinin”yakında çıkar size şöyle en heyecanlısından bir cinayet” sözü, esasında polisiyelerdeki istismar uygulamasını da tersyüz ediyor eğlenceli bir şekilde. Sherlock Holmes cep telefonu ve internet kullanıyor, bunun yanısıra laboratuardaki DNA araştırmalarından da yararlanıyor. Tüm bu günümüze özgü teknolojik özellikler, Sherlock Holmes’ün ortama tek bir bakışında onlarca ipucu yakalayıp şaşırtıcı çıkarımlar yapmasını engellemiyor. Sherlock Holmes’ün kimsenin fark etmeyeceği detaylardan keskin zekasıyla hepimizin ağzını beş karış açık bıraktığı bölümlerin hastasıyım.

Sherlock izlerken pek tabii ki, House-Wilson benzerliğini görmemek elde değil ama House dizisinin de Sherlock Holmes’e sayısız göndermeleri olduğunu ve Holmes’den esinlendiğini unutmayalım. Son bölümün cidden çıldırtıcı bir noktada, tadı damağımızda kalarak bitmesi, ikinci sezon haberleriyle avunmaktan başka çaremiz olmadığını hatırlatır bize.


Luther

Luther, şu ana kadar 6 bölümlük ilk sezonu yayınlanan bir polisiye. Yer yer drama da kaçan dizinin Luther karakteri, Behzat Ç’ye çok benziyor. Tıpkı Behzat Ç gibi, polis teşkilatını pek fazla takmıyor, öfke problemi var ve eski eşiyle de sorunları bitmek bilmiyor. Luther karakterinin ekseninde adalet sistemine dokunduran bir dizi var karşımızda kısacası. Luther rolünde canavar gibi performansıyla döktüren Idris Elba’yı The Wire dizisi ile Rocknrolla filminden hatırlayabilirsiniz. Kendisi bu performansıyla Altın Küre’ye de aday oldu.

Luther’ın ilk bölümünde karşımıza çıkan ana-baba katili Alice için ayrı bir paragraf oluşturmalıyız. Alice Morgan tüm değme femme fatale’lere taş çıkaracak denli tehlikeli ve gizemli. Alice rolündeki Ruth Wilson’ı ise BBC versiyonu Jane Eyre ile The Prisoner dizilerinden hatırlayabilirsiniz. Luther ile Alice arasındaki ilişki dinamikleri dizinin en dikkat çekici bölümlerini oluşturuyor. Alice’in tüm yönlerini henüz görebilmiş değiliz ama ikinci sezon haberinin bu açıdan sevindirici olduğu da kesin.

Luther dizisini, polisiye izlemek isteyen ama dallanıp budaklanmayan bir anlatımla, mükemmellik saçmayan karakterler aracılığıyla psikolojik bir gerilim izlemek isteyenler izlemeli mutlaka. Luther bir Amerikan dizisi olsaydı, o Sherlock’tan bile çıldırtıcı, Se7en filmine göz kırpan finali bu denli etkili olur muydu, tartışılır. 6 bölümlük olması, kısa ve öz diziler arasında kendine sağlam bir yer edinmesini sağlıyor.


Black Books

Coupling’den sonra izlediğim en eğlenceli komedi dizisi Black Books. Bernard Black adlı sinirli, nevrotik, bencil, kendini beğenmiş, kibirli, tembel, pis ve bildiğin zalim karakterin kitapçı dükkanında cereyan ediyor bu 3 sezonluk dizi. Dylan Moran, aynı zamanda senaryosuna da katkıda bulunduğu dizide döktürüyor resmen. Dizinin diğer iki karakteri ise, Bernard’ın arkadaşı, akıllara zarar Fran ile Bernard’ın çeşitli işkencelerine maruz kalan zavallı şaşkın Manny. Manny’e rağmen ortalığı pislik götüren bir ortamdan söz ediyoruz burada, artık gerisini siz düşünün.

En sevdiğim bölüm, Bernard ile Manny’nin yanlışlıkla, normal bir şarap yerine, yüz küsür yıllık şaraptan içtikleri bölümdür. İki kez izledim o bölümü ve ikisinde de yerlere yattım. Bernard’ın müşterilerine karşı tavırları, Fran’in maceraları, Manny’nin nafile çabaları derken bir solukta izlenip bitiyor dizi. Yalnız, diziyi izlerken, kesinlikle bir şeyler yiyip içmenizi tavsiye etmem. Bernard’ın pislikleri sizi çileden çıkarabilir!

Keşke daha uzun sürseymiş ve daha çok kişi izleseymiş dediklerimizden oldu Black Books. Dylan Moran’ın Shaun of the Dead’deki ikilinin sinir bozucu arkadaşları olduğunu fark ettim sonradan ama Bernard Black gibi bir altın madenini tekrar bulması zor. Bernard’ı tüm sinir bozucu özelliklerine rağmen sevdirmeyi bilmiştir Dylan Moran. Bernard’ın diğer özelliklerinin değil ama umursamazlığının size de bulaşması dileğiyle…

9 Comments

Filed under dizi

>2010 dizi güncesi bölüm 2

>Sırada her zamankiler var:

SupernaturalEn baştan beri iblislerle savaşan Dean ve Sam 4. sezondan itibaren meleklerle de mücadele etmek zorunda kaldı. “Meleklerle mücadele etmek” diziyi bilmeyenlere garip bir söyleyiş gibi gelebilir. İnsanın kafasındaki melek imgesinden çok farklı melekler var Supernatural’da. Meleklerin amacı Lucifer ile Michael’ı karşılaştırıp ikisinin arasındaki savaşla dünyayı kıyamete sürüklemek ve kendi iplerini oynattıkları bir dünya-evren-cennet oluşturmaktı. Bunun için de hedefleri Michael’in “vessel” denilen dünyevi bedeni olan Dean ile Lucifer’in dünyevi bedeni Sam’i ikna etmeye, gerekirse de tehdit etmeye çalışmaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı tabii. Özgür irade yüzünden öncelikle Dean ve Sam’i ikna edip evet dedirtmek zorundaydılar. Kahramanlarımızın asi kişiliği buna engel oldu ve sevdiğimiz yegane melek Castiel’in de yardımlarıyla 5. sezonda televizyon tarihinin en çok dudak uçuklatan sezonlarından birine imza attılar. Bu kargaşada Tanrı’yı arayışları da oldukça umutsuz bir arayıştı ve bu arayış melek Castiel’i resmen depresyona ve “alkolizme” sürükledi. İnsan bedenindeki bir meleğin içkiye meylettiği bölümler ve Dean’le aralarındaki o kaçınılmaz bağ ile kimya evlere şenlikti.

5. sezon çok sayıda unutulmaz an’la doluydu. Sam ve Dean’in mahşerin 4 atlısını bulma çabaları, Dean’in Azrail’le olan ve 6. sezonda da yeni sezonun en iyi bölümü olarak anabileceğimiz karşılaşmaları, Sam ve Dean’in “cennet” anlayışları, her ikisinin de televizyon dizilerine hapsoldukları bölüm (Changing Channels), melek Zachariah’nın kötü adam profilinin kitabını yazdığı anlar, Dean’in geleceğe dönüş bölümünde yaptığı geleceğe yolculuk, Paris Hilton’lı bir nevi intikam komedisi olarak adlandırabileceğimiz bölüm, zaman zaman karşımıza çıkan ürkütücü çocuk profilleri, Dean’in Benjamin Button olduğu bölüm, Dean’in her şeyden vazgeçip evet demeye meylettiği ve Castiel’den sıkı bir dayak yediği bölüm (Point of No Return), iblis Crowley’li bölümler, kıyameti engellemeye çalışmanın deveye hendek atlatmaktan zor olduğunu bilmelerine rağmen Bobby’nin de yardımlarıyla birer anti-kahraman olarak kendi başlarına mücadele etmeye çalışmaları ve o unutulmaz assbutt’lı final bölümü…

6. sezonun ise pek iç açıcı başlamadığı görüldü birçok Supernatural hastası tarafından. Ne zaman ki Dean bir vampire dönüştü, o bölümle birlikte yeni sezonun da gidişatı belirlenmiş oldu. Vampir bir Dean’i izlemek ve tüm o Pattinson-Twilight göndermeleri insanı yerlere yatıracak kadar komikti bana göre. Castiel’in cennetin kayıp silahlarını bulma çabaları, iblis Crowley’nin 6. sezonun ilk yarısına damga vurması (tricksterın yokluğu Crowley ile kapatılmış oldu diyebiliriz), sırf Bobby’ye odaklanılan bölüm, X-Files göndermelerinin olduğu bölüm, Azrail’in göründüğü bölüm ve “ruhsuz” Sam’in ruhu varken mi yoksa ruhsuz mu daha iyi olacağı tartışmaları diziyi yine ilgi çekici noktalara götürdü ve kafa karıştırıcı bir ara finalle bıraktı bizleri. 6. sezon bir önceki sezon kadar şaşaalı değil. Hele Dean’in o çirkinler çirkini kadınla normal bir hayat sürmeye kalktığı bölümler işkence gibiydi. Yine de bu yukarıda saydığım anlar gibi enteresan anlara da yer verdiği için benim için harika gidiyor ve zaten en vasat bölümleri bile seviyorum.

House
6. sezonun ilk yarısı beni hiç tatmin etmemişti, özellikle de Foreman-13 ilişkisi. İlle de bir ilişki yaşamaları gerekiyor maalesef dizi karakterlerinin yapımcılar nazarında. House’ın deliliğe meylettiği bölümlerin üzerine daha fazla gidilmeliydi. Bu sezonun ikinci yarısı nispeten daha iyiydi. Sırf Cuddy’ye odaklanılan bölümle Cuddy’nin ne menem bir Superwoman olduğunu izlemiş olduk. Sezon finali de dokunaklıydı.

7. sezonun odak noktası House-Cuddy ilişkisiydi. Sıkıcı olur diye bekliyordum ama aynı anda hem patron hem de sevgili olarak House’ın Cuddy’le ilişkisinin ikilemlerini izlemek keyifliydi. Yer verdikleri vakalar da, artık o kabak tadı veren Tanrı var mıdır yok mudur tartışmalarının ele alındığı bölümü saymazsak ilgi çekiciydi.

Cuddy sevdiğim karakterlerdendir, tabii bir de o teşhirciliği olmasa. Drama kraliçesi 13’in de ortalarda görünmemesi pek iyi oldu ama yeni gelen o itici öğrenci kız 13’i fena halde arattığı için şu an 13’in çok hayranı olmasam da onun geri dönmesini istiyorum. Ayrıca Taub’un dizinin en gereksiz karakteri olduğunu düşünüyorum hala. Kendi zayıflıklarını karısını sürekli aldatarak kapatmaya çalışan zavallı erkek profillerini izlemek sıktı artık. Ayrıca Chase ile Foreman’a da bayıldığım söylenemez. Chase’in ne kadar yakışıklıyım, ne kadar da cerrahım havaları Cameron’ı aratıyor kuşkusuz. O yaşta da nasıl cerrah olunuyorsa artık… Cameron yerine Chase çıksaydı diziden daha mutlu olacaktım ama maalesef Chase-Cameron ilişkisi işi bozmuştu. Foreman da iticidir falan ama yine bu diğerlerinden iyidir bir doktor olarak. İki kadın iki erkek olsa ne olur hem ekipte? Ayrıca bundan sonraki bölümlerde mümkünse daha fazla Wilson-House diyalogu görmek istiyorum. Wilson’ın o meymenetsiz kadından ayrılmasına da çok sevindiğimi söylemek zorundayım!

Breaking Bad

Dizinin en beğendiğim sezonu 3. sezon oldu. Walter’ın karısıyla yüzleşmesinin sonrasında gelen olaylar, yeni patron Mr. Fring, Jesse Pinkman’ın geçirdiği evrimler, şeytana pabucunu ters giydiren avukat, Hank Schrader’ın başına gelen dokunaklı olaylar ve o tüyler ürpertici ikizler…

2. sezonun sonunda Jesse’nin ölen kız arkadaşının yol açtığı sonuçlar ikilinin ilişkisini de daha bi sertleştirdi. İlk iki sezonda da Walter-Jesse kavgalarına sıkça tanık olmuştuk ama 3. sezondaki kavgalarının etkileri başkaydı. İşlerin bu kadar ciddileşmesinde yeni patronun milyon dolarlarının da payı vardı. Pinkman’ın Walter’ı tehditleri ve ikilinin sert kavgalarının yanında, Walter’ın yine Pinkman’ın yardımına koştuğu bölümler ve izleyiciye istemeden de olsa “ne zaman yeniden beraber uyuşturucu yapacaklar” dedirtmeleri akla ziyandı. Her ikisinin de gözünü kırpmadan suç işleyebilecek suçlulara dönüşmelerini izledik hop oturup hop kalkarak. 3. sezonun son iki bölümüne özellikle dikkatinizi çekerim.

İlk iki sezon daha çok dram ağırlıklıyken üçüncü sezon gerilim odaklıydı. Dizinin en eğlenceli anlarının müsebbibi şeytana pabucunu ters giydiren avukattır. Walter’ın o sinsi derecede tehlikeli olan patronunun varlığı da diziye çok şey kattı. Breaking Bad’in en büyük başarılarından biri keskin gerçekçiliği ve tutucu Amerikan kasabalarının ikiyüzlülüğünü açıkça göstermesi ise, bir diğer başarısı da her bölümün akıbetinin o bölümün açılış sekansına ustaca bağlandığı kurgusudur. Pinkman-Mr.White isimlerinin Rezervuar Köpekleri’ne yaptığı göndermeleri de unutmayalım.

Galiba devam edecek…

5 Comments

Filed under dizi

>2010 dizi güncesi bölüm 1

>Daha önce çok eğlenerek yaptığım dizi karakterleri listesi her şeyi söylüyor aslında. Tabii o listeyi şimdi yapsam birtakım eklemeler yapardım.
Önce ilk olarak geçen yıl tanıştıklarımdan bahsedeyim kısaca, zira uzun uzun blog yazmaya mecalim yok. Mümkün olduğu kadar az spoilerla yazmaya çalışmanın da zor olduğunu ekleyim.

Veronica MarsAçıkçası cnbc-e yayınlamasaydı Veronica Mars izlemek aklıma gelmezdi. İyi ki de yayınlamışlar ve şahane bir kadın karakterle, Nancy Drewvari bir yeniyetme dedektifle tanışmış oldum. Yalnızca dedektif dizisi olarak değil, bir gençlik dizisi olarak da başarılı Veronica Mars. Özellikle sınıf çatışmaları dizide önemli bir yer tutuyor. Kim-kimle-nerede mantığıyla çekilmiş o kadar çok gençlik dizisi var ki, Veronica Mars ilaç gibi geliyor. Gossip Girl’e de sesini veren Kristin Bell’i sevmemi sağlayan dizi oluyor böylelikle Veronica Mars. Veronica’nın yanında Logan karakterinin göründüğü sahneler ve dizi boyunca geçirdiği evreler de dikkat çekici.

Skins Gençlik dizileriyle başladım madem, gençlik dizilerinin en vahşisiyle devam edeyim. Skins gerçekten “vahşi” bir dizi. Gençlik dizilerinin Six Feet Under’ı ilan etmekte sakınca görmüyorum Skins’i. Sonuçta bu bir Gossip Girl, O.C değil. Sanki gençlik dizileri gramerini yeniden yazar gibi bir hali var. Amerikan MTVsi Skins’in ilk jenerasyonunu Amerikalı oyuncularla birebir kopya senaryoyla (en azından fragmanından öyle görünüyor) yeniden çekmiş ama sonuç Coupling’de olduğu gibi hüsran olabilir. Gördüğüm kadarıyla fragman özellikle Sid’le Cassie’ye hakaret gibiydi.

Birbirinden nev-i şahsına münhasır tipler ve çok sayıda sarsıcı sahne var İngiliz dizisi Skins’te. Olayların her bölümde bir karakterin etrafında gelişmesiyle her bölümde bir karakterin yaşamının iliğine kadar gidiyoruz. Bu üslup artık Skins’in alameti farikası haline geldi. Birçok eğlenceli sahne de var Skins’de ama daha çok keskin bir gerçeklik ve hüzün duygusu hakim. Karakterler dibe vururken biz de izleyici olarak allak bullak oluyoruz. Benim favorim birinci jenerasyondu fakat ikinci jenerasyonda da çok fazla unutulmaz an var. İkinci jenerasyona damgasını vuran ve ilk jenerasyonun yer aldığı ilk iki sezonda da önemli bir etkisi olan Effy faktöründen, birbirinden çok farklı ikiz kardeşler Emily ile Katie’den, final sahnesinde ağzımızı bir karış açık bırakarak böyle sonuçsuzluk mu olur diye isyan ettiren Cook’tan bahsetmesem olmaz. İlk jenerasyonda her şeyiyle isyan “ohvow” Cassie, dibe vurmanın kitabını yazan Sid karakterinde müthiş oyunculuğuyla Mike Bailey beni benden almıştır. Dizinin en başarılı yönünün oyuncu seçimleri olduğu kesin. Hepsi ayrı ayrı döktürüyor. Fakat maalesef liseden sonra o özlediğimiz karakterlere ne oldu onu öğrenemiyoruz. Dizi her iki sezonda bir yenileniyor ve yeni karakterlere yer veriyor. 3. jenerasyonun yayınlanması yakındır.

Merlin

Merlin gibi tarihi fantastik dizilerin ilgimi çektiğini söyleyemem yine de sürükleyiciliği, Prens Arthur’la Merlin arasındaki eğlenceli diyalogları, Lady Morgana’nın karanlık tarafa meyletme süreci gibi ilgi çekici yanları olan bir dizi Merlin. Bir fantastik macera olarak istemeden de olsa insanı kendine bağlıyor ama daha çok iyi vakit geçirmek için izlenecek bir dizi. Özellikle sabitfikirli büyücü düşmanı kral Uther’ın göründüğü sahnelerle başka oyuncu bulamamışlar mı Arthur’un aşkı olacak, diye isyan ettiren Gwen diziyi sevmenize yardımcı olmuyorlar. Uther’ın toplama kampçılarından pek de farkının olmamasıyla, “artık ölsün, Morgana ve karanlık büyücüler,” kazansın bile diyebiliyorsunuz. Bu öykü çok tutmuş olsa gerek ki, yakında Eva Green’li, Joseph Fiennes’lı Camelot dizisi geliyor.

Mad Men
2010’un ikinci yarısında başlayıp sonunda bitirdiğim için çok memnun olduğum dizidir Mad Men. İlk sezonuna bayıldığımı söyleyemeyeceğim, ne de tüm o Don Draper hayranlığının buna yardımcı olduğunu. Tüketim toplumunun güçleniş hikayesini ön plana alan, ödüllü bir dönem dizisi olsa da 60’lı yılların yavaş yavaş uyanan toplumuna daha çok arka planda yer veren bir dizi Mad Men. Don Draper acaba şimdi hangi hatunu yatağına atacak ya da ne gibi cin fikirler bulacak diye değil, Peggy-Cameron-Joan üçlüsü için izledim diziyi daha çok. Peggy Olson en sevdiğim kurgusal karakterler arasına girdi bile. Peggy’nin dizi boyunca gelişimini, ikilemlerini ve mücadelesini izlemek, Don Draper’la karısı Betty’nin atışmalarını-ya da atışamamalarını-izlemekten daha keyifli. Keza başlarda son derece sinir bozucu olan Campbell’la Joan’un sonradan sonraya daha bi döktürmelerini izlemek de öyle. Joan’un o lafı gediğine koyan lafları yok mu… Erkeklerin dünyasında ya kadınlığınızı unutma ya da kadınlığınızı sonuna kadar teşhir etmekten başka seçeneğiniz yok mu? Umutsuz ev kadını Betty Draper’a baştan beri kaçınılmaz bir şekilde destek verirken 4. sezonda özellikle kızıyla olan ilişkisinde ne kadar arıza ve itici bir tipe dönüştüğünü izlemek üzücüydü. January Jones’un da abartıldığını düşünüyorum zaten. Hayatını yalanlar üstüne kuran Don Draper karakterinde, karaktere bayılmasam da Jon Hamm’in döktürdüğünü kabul etmem gerekir. Don Draper’ın da sevdiğim sahneleri olmadı mı? Elbette oldu. Örneğin Peggy’le olan tüm sahneleri ve reklamcılarla müşterileri parmağında oynattığı sahneler favorimdi. 4.sezonun 7. bölümü olan Don’la Peggy ilişkisinin tüm dinamiklerini gözler önüne seren ikisinin iş yerine tıkıldıkları bölümü özellikle anmalıyım. Şu an en çok merak ettiğim ise Campbell’ın yaşamı ne yöne gidecek? Şu şaşkaloz Trudy’den kurtulabilecek mi?

Boardwalk Empire

En iyi yeni dizinin neden Boardwalk Empire olduğunu daha önce ayrıntılarıyla anlatmıştım. Nucky Thompson-Steve Buscemi bile yetiyor aslında ama dizide ondan çok daha fazlası var.

devam edecek…

7 Comments

Filed under dizi

>Boardwalk Empire

>Aslında buraya daha çok dizi yazısı yazmalıyım çünkü bu yıl filmlerden çok dizilerle ilgilendim. 2010 sinemasal açıdan pek parlak bir yıl değildi kabul edersiniz ki. Televizyon dizileri ise Amerika’da altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Boardwalk Empire’ın yapımcılığını Martin Scorsese’nin ve Mark Wahlberg’in üstlenmesi bu konuda bize çok şey anlatıyor.

HBO belki de Sopranos ve Six Feet Under zamanlarından beri ilk kez bu kadar gündemde. (True Blood’ı saymazsak tabii). HBO’dan genel olarak kaliteli işler çıktığı doğru. Amerika’da 20’li yılların içki yasağı günlerinde Atlantic City’de geçen bir dönem dizisi olarak Boardwalk Empire, gangsterleri, yozlaşmış politikacıları, revü kızları ve pragmatik ev hanımlarıyla daha çok konuşulacağa benziyor. İkinci sezon anlaşmasının yapılması da sevindirici bir gelişme. Her bölümü değme sinema filmlerine taş çıkaracak kalitede ve zenginlikte. Şimdiden unutulmaz diyaloglara sahip ve bizi resmen alıp 20’li yılların Amerika’sına götürüyor. O atmosferi izleyiciye yaşatma konusunda çok başarılı. Yeni sezonda da iki bölüm daha yöneteceği söylenen Martin Scorsese pilot bölümü yönetmiş ve etkisi hemen hissediliyor. Artık eskisi gibi sıkı gangster filmleri yapılmıyor diyenler bu diziye göz atmalı diye düşünüyorum. Benim açımdan en önemli özelliklerinden biri ise her karakterin özenle işlenmiş olması.

Atlantic City’de her taşın altından Nucky Thompson çıkıyor Nucky Thompson’a hayat veren isim ise, artık kült olmanın da ötesine geçen Steve Buscemi. Scorsese isminin yanında beni heyecanlandıran bir diğer isim olmuştu Steve Buscemi bu diziyle ilgili haberler ilk duyulduğunda. Nucky Thompson görünüşte politikacı gerçekte ise tehlikeli bir gansgter. Buscemi o kendine özgü mimikleriyle ve okkalı küfürleriyle göründüğü her sahnede ağzı açık izletmekte kendisini ve artık Don Draperları, Mad Men’leri bi güzel unutabiliriz böylelikle. Altın Kürelerle Emmyleri süpüreceğinin garanti olmasını söylememe gerek yoktur herhalde. Bir diğer dönem dizisi Mad Men’in Don Draper’ının da bir açıdan gangstere benzediğini söyleyebiliriz esasında fakat Nucky Thompson karakteri bambaşka bir olay.

Politik nüfuzunu kullanmayı çok iyi bilen Nucky Thompson eşini ve çocuğunu yıllar önce kaybetmiştir. İrlandalı dul hanım Margaret Schroeder’in de “dul” kalmasına vesile olacak kadar tehlikeli bir gangsterdir aslında tabii Margaret’ın kocasının da bir melek olduğunu söyleyemeyiz. Margaret’la ilişkileri televizyon tarihinin en ilgi çekici ve gerçekçi kadın erkek ilişkileri arasında üst sıralara yerleşecektir ve bu noktada kendisini en son No Country for Old Men’den anımsayabileceğimiz Kelly MacDonald’ın canlandırdığı Margaret Schroeder’den bahsetmemiz lazım. Mrs. Schroeder dışarıdan pek bi mahzun görüntüsü çizse de, güçlü, kurnaz, dinine bağlı ve pragmatik bir kadın. Nucky Thompson’la yakınlaşmasının kadınların seçme hakkının bile yeni yeni tartışıldığı bir dönemde, bir kadın olarak kendi başına ayakta kalmanın zorluğu açısından kendisi için önem arz ettiğini ilk baştan fark ediyor ve kartlarını da ona göre oynuyor. Margaret gansgter filmlerinden aşina olduğumuz o klişe gangster metresi olmaktan çok uzak ve kendisinin Nucky Thompson karakterini de ahlaken ve içsel olarak daha iyi tanımamızı sağlayan bir işlevi var. İkisinin göründüğü her sahne sürprizlerle dolu oluyor ve Mrs. Schroeder acaba şimdi neler yumurtlayacak diye merakla izliyoruz. Nucky’nin Mrs.Schroeder’den önceki “metresi” ise eski bir revü kızı olan Lucy Dazinger. Paz De La Huerta’nın da bu karaktere eğlenceli bir yorum getirdiğini söyleyebiliriz.

Dizideki diğer gangsterlerden bazıları Nucky Thompson’ın ezeli düşmanı haline gelen Rothstein (Michael Stuhlbarg: bkz. Coen’lerin A Serious Man’i.), Nucky’nin kardeşi Eli Thompson, Nucky’nin şoförlüğünü ve “ayak işlerini” yapan ve bir ara Al Capone’un peşinden Chicago’ya giden savaş kahramanı Jimmy Darmody (Michael Pitt) ve de Al Capone’un ta kendisi. Stephen Graham’ın şimdiye kadarki en gerçekçi Al Capone karakterine imza attığını abartmadan söyleyebiliriz. Al Capone’u Robert De Niro da dahil birçok kişi canlandırmıştı fakat gerçek anlamda, karikatürize bir tiplemeye dönüşmeden nasıl tehlikeli bir gansgter portresi çizilir konusunda ders verebilir daha önce yüzüne birçok filmden aşina olduğumuz Stephen Graham. Şimdiden enteresan bir filmografiye sahip olan ve önümüzdeki yıllarda yeni Di Caprio ya da Brad Pitt olması muhtemel Michael Pitt’in oynadığı karakter Darmody’nin de dizide neredeyse bir yan öykü diyebileceğimiz bir öyküsü var. Darmody Mrs.Schroeder’le birlikte Nucky Thompson’a sorgusuz sualsiz boyun eğmeyen birkaç isimden biri ve sadece bir “consigliori” olmanın ötesine geçen vukuatları var. Gözünü kırpmadan cinayet işleyen ve çevresindeki kadınlarla ilişkileri de özellikle dikkat çekici olan bir karakter Jimmy Darmody. İsmini hatırlayamadığım ve yüzünün yarısı yanmış savaş gazisi olan karakterin yer aldığı sahnelerle Darmody’nin genç annesi eski fahişe rolünde Gretchen Mol’ü de anmadan geçemeyeceğim.

FBI ajanı Van Alden’ı anmadan bu yazıyı bitireceğimi sanmadınız herhalde? Michael Shannon’ın performansının kimi zaman Buscemi’den bile tüyler ürpertici anlara sahip olduğunu söylemem lazım. Aşırı dindar ve takıntılı ajanımız, Nucky Thompson’ın vukuatlarını ortaya çıkarmaya çalışırken hep iki adım geriden geliyor. Gammaz ortağına “dersini verdiği sahne” unutulmazlar arasına girecektir. Bildiğin psikopat bir adamdan bahsediyoruz. Gangsterler halt etmiş.

Boardwalk Empire doludizgin ilerleyen bir dönem dizisi. Olayların nispeten daha ağır ilerlediği bölümlerde bile seyirciyi şaşırtıyor. Sinema filmi yapılsa geçiştirilecek birçok konu bu dizi projesi sayesinde rahat rahat işlenmiş olsa gerek. Sezon finalinin yeni entrikalara yelken açılarak bitirildiğini ekleyim.

Boardwalk Empire görselleri

2 Comments

Filed under dizi

>En sevdiğim dizi karakterleri

>O kadar izle, buraya yazma. Olacak iş değil gibi geldi ve böyle bir liste yaptım ben de. Kişisel bir liste olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. Listede çok fazla kadın karakter olmamasıve erkek karakterlerin çoğunlukta olması hatun kişiliğimin bir sonucu değildir. Senaristler bize dolu dolu ve vurucu çok az kadın karakter izletmektedirler diye düşünüyorum. Bu konuda öyle bir kısırlık var ki, Anna Paquin’le Kyra Sedgewick gibi meymenetsiz tipler ödül üstüne ödül toplayabilmektedirler. Birisinin karısı, sevgilisi, kız kardeşi rollerinden öteye giden kadınlar lazım bize.
Listede olmayan ama izleseydim kesin listeye girerdi dediklerimin önde gelenleri Dexter ile Michael C.Hall, yakında izlemeyi planladığım Boardwalk Empire ile Steve Buscemi, Oz ve Mad Men karakterleri olabilir.

1- Dean Winchester (Jensen Ackles) – Supernatural

Bir kere peşinen söyleyim birinciliği başka kimselere vermem, veremem. Dean Winchester sırf güzel görüntüsü yüzünden tepeye oturmamıştır listede ve bunu dizinin takipçileri çok iyi bilirler. Kendisi sadece kızlar topluluğunun değil, erkek izleyenlerin de merakla izlediği bir karakter olmuştur. Dean Winchester’ın Impala 69 marka şahane bir siyah arabası vardır. Bira içmeyi, sandviç yemeyi, hatunları, klasik rockı sever. Ailesine ölümüne bağlıdır. Gittikçe zevzekleşen kardeşi Sam’in karşısında asla sabrı elden bırakmaz. İblislerin baş düşmanı olmasının yanında meleklerle de arası bozuktur. Kafa tutmadığı adam -ya da varlık demeli- kalmamıştır. Sonuna kadar özgür iradeyi savunur. Kardeşi Sam Winchester’la arasındaki bağ kadar Castiel’le oluşturduğu süper ikililik durumu da evlere şenliktir. Her türlü Dean evlere şenliktir aslında. Duygusal Dean, üzgün Dean, komik Dean, öfkeli Dean, şaşırtıcı Dean… her hali önemlidir karakterin ve her an’ıyla ekrana kilitler. Jensen Ackles Supernatural’dan önce pembe dizilerde bile oynamış. Supernatural bir gün bitecek maalesef ve ben en vasat bölümleri bile özleyeceğim ama kendisini leziz bir komedide izlemeyi çok isterim.

2- Chandler Bing (Matthew Perry) – Friends

Chandler olmasaydı Friends bu denli etkili bir komedi dizisi olamazdı ve 10 sezon boyunca Ross&Rachel atışması-ilişkisi vs. de çekilmezdi misal. Chandler’ın alaycı esprilerini toplasanız sağlam bir kitap olurdu. O kitabın da ilk müşterisi ben olurdum. Alaycılığının sinir bozucu noktalara geldiği de olmamış mıdır? Elbette olmuştur ancak aralarındaki en zeki karakter olarak durum komedileri arasında önemli bir yer edinmiştir kendisine. Sözleri çoğunlukla cuk oturur kıvamda olmuştur. Monica’yla sağlam bir şekilde ilerleyen ilişkisi de kendilerini favori çiftlerimiz arasına sokmuştur. Matthew Perry sezonlar ilerledikçe uyuşturucu tedavisi neticesinde şiştikçe şişerek hayal kırıklığına uğratmıştır izleyenleri ancak karakterine olan etkisinin de senaryoda önemli bir yerinin olduğu söylenegelmiştir.

3- Claire Fisher (Lauren Ambrose) – Six Feet Under

Six Feet Under’dan başka karakterler de alabilirdim listeye ancak Claire Fisher’ı uygun gördüm zaman zaman drama kraliçesi rolünü biraz abartsa da. Sivri diliyle, sanatçı kişiliğiyle, hayattaki yerini bulma yolculuğuyla, birbirinden arıza erkek arkadaşlarıyla, o çatlak ve kasvetli evde büyümenin getirdikleriyle baş etmeye çalışma yöntemleriyle hala onun gibisine rastlayamadığım bir karakter olmuştur Claire Fisher. Six Feet Under her şeyiyle önemlidir benim için zaten ve hala da o denli etkili bir diziye rastlamış değilim. Claire’in özellikle 4. ve 5. sezondaki halleri ve gelişimi kaydadeğerdir.

4- Dr. Gregory House (Hugh Laurie) – House

Diziden tek bir bölüm izleseniz bile, neden bu kadar üst sıralarda olduğunu ve ne nev-i şahsına münhasır bir kişilik olduğunu anlarsınız. Sherlock Holmes benzerliğiyle başlayıp dramdan komediye uzanan uzun soluklu bir dizi olmuştur House. Hugh Laurie’nin etkisinin yanında, senaristlerin hinlikleri de bu açıdan önemlidir. Aforizmalar saçılır da saçılır House’ın dilinden. Kök söktürenler liginin kaptanıdır evet ama o meymenetsiz ekibinin karşısında söyledikleri, yaptıkları ve tavırları kıs kıs güldürür. Apayrı bir yazı konusudur ve uzun uzadıya incelenecek bir karakterdir House.

5- Jeff Murdock (Richard Coyle) – Coupling

Ne Coupling’siz bir dizi listesi olur, ne de Jeff Murdoch’sız. Jeff Murdoch womanizer havalarında bir şapşaldır. İyi ki öyledir. Her türlü kadın-erkek muhabbetiyle ve ilişki dinamikleriyle dalga geçerek unutulmaz esprilere imza atan Coupling’in can damarı Jeff Murdoch’tır ve bunda Richard Coyle’un yeri büyüktür. Öyle hayati bir oyunculuktu ki, o diziden gittikten sonra eski havayı mumla aramıştık. Bak izleyesim geldi şimdi gene.

6- Castiel (Misha Collins) – Supernatural

Kısa zamanda tüm tv dizileri içinde kendine has bir hayran kitlesi yaratabilen kaç karakter vardır sorarım size? Melek Castiel Supernatural’a damgasını basmıştır. Her bölümde de yer almamaktadır üstelik. Sakın gitmesin diziden, habire “assbutt” desin, gönlümüzü yesin, trençkotunu da üstünden çıkarmasın. Bir de hep melek kalsın. Şaşkın-sarhoş-düşmüş melek tipiyle de ayrı bir güldürü konusu olsa da melek kalması zaruridir.

7- Benjamin Linus (Michael Emerson) – Lost

Benjamin Fucking Linus’tır karşımızdaki, boru değil. Kötü adam kavramına yepyeni bir boyut eklemiştir. Sırf o ifadesiz duruşu ve kestirilemezliği için bile kaçınılmaz bir şekilde izletir kendini. Dizi süresince karakter gelişimi muazzam olmuştur. Michael Emerson Benjamin Linus için “hayatımın rolü” derken boşuna konuşmamıştır. Nokta.

8- Desmond Hume (Henry Ian Cusick) – Lost

Lost’un en iyi bölümlerinin sahibi olarak Desmond diğerlerinden çok ayrı bir yerde durur. TV tarihinin belki de en çok özlenecek karakterlerinden biri olacaktır Desmond. Onun bölümlerini ağzımız 5 karış açık izleriz. Bilge duruşu kadar Penny Penny diye koşturduğu bölümleri de severiz.

9- Michael Scofield (Wentworth Miller) – Prison Break

Michael Scofield’ın her durum için bir planı vardı. Soğukkanlılığı, zekası, o derinden gelen ses tonu ve sevdikleri için göze aldıklarıyla süperler liginde oynadı. Dizi mükemmel bir aksiyon-hapishane macerası mıydı yoksa mantık hatalarıyla dolu zorlamalar çok muydu gibi tartışmalar gereksiz şu an için. Kısa sürmesi beklenen dizinin lokomotifiydi Scofield ve özellikle listeye dahil etmeli miydim diye yakındığım kötü adam T-Bag’le mücadeleleri mutlaka anılmalı.

10- Seinfeldgiller

Jerry Seinfeld ve Larry David zeki adamlar. Ayrıntılarıyla ve hinlikleriyle parmak ısırtan, mutlaka anılması gereken bir dizi Seinfeld. Henüz tüm bölümleri izleyemedim ama birbirinden antika tüm ekibi dahil ettim gitti listeye. Tekrar tekrar izlenebilme kapasiteleri de cabası.

11- Monica Geller & Phoebe Buffay (Courtney Cox & Lisa Kudrow) – Friends

Monica sağlamdır, candır, dişidir. Dizinin “annesi” gibi bir şeydir. Bu yüzdendir ki herkes onun evinde toplanır. Titizlik hastalığıyla ve kontrol delisi kişiliğiyle diğerlerine kimi zaman kök söktürse de en güvenilir kadın dizi karakterlerinden biridir. Phoebe ise tam tersi. Son derece çatlaktır. Garip geçmişi ve uygunsuz laflarıyla etrafındakileri zor durumda bırakır. Tıpkı Joey Tribbiani gibi olaylara karşı kendine özgü çözümler geliştirir ve tüm o karmaşık geçmişine rağmen dizinin en neşeli karakteridir. Lisa Kudrow dizide en çok ödül kazanan oyuncu olmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Rachel listeye girememiştir Jennifer Aniston’a kıllığımdan dolayı fakat esasında Rachel karakteri Aniston’ın kimi abartılı anlarına rağmen en iyi canlandırdığı karakter olmuştu ve sonraki tüm rollerinde Rachel’ı arattı.

12- James “Sawyer” Ford (Josh Holloway) – Lost

Sawyer’ı bu denli unutulmaz kılan nedir sahiden? Esasında bencil ve şımarıktır ya da kendini öyle gösterir. Bazen çok şaşırtmış, bazen de tam kendinden beklenenleri yapmıştır. Dizide götürmediği hatun kalmadığı gibi paralel dünyadaki polis Sawyer karakteriyle de son sezonda gönüllerde taht kurmuştur. Üstelik de kitap kurdudur yahu. Josh Holloway bir daha böyle hem eğlenceli hem de tehlikeli sularda yüzebilen bir karakter bulabilecek mi bilinmez fakat onsuz Lost baharatsız cips gibi bir şey olurdu ya da nasıl bir benzetmeyi uygun görürseniz artıkın…

13- Walter White (Bryan Cranston) – Breaking Bad

Breaking Bad Six Feet Under’dan bu yana izlediğim en sağlam drama dizisi. Kanser hastası kimya öğretmeninin “yoldan çıkıp” uyuşturucu yapımıyla uğraşmasının akabinde gelişen olaylar, ezici bir gerçekçilik, tüm o vurucu an’lar ve Bryan Cranston’ın olağanüstü oyunculuğu diziyi izlemek için yeterli sebepler. Walter’ın her soruna bir çözüm bulabildiği an’lar favorilerdendir. Sıradan bir adamın karanlık yolculuğu bakalım nereye varacak?

14-Eric Northman (Alexander Skarsgard) – True Blood

Hiç sanmıyorum ki bunun için bir açıklama yapma gereği duyayım. Sıkıcı ve meymenetsiz Sookeh-Biiel muhabbetleri bir an önce bitse de, Sookie’yle Eric ya da Eric’le Pam karşı karşıya gelse de gözümüz gönlümüz açılmakla kalmasa, keyifli sahneler izlesek demeyen kaç kişi vardır ki True Blood izliyorum deyip de? Geleceğin Brad Pitt’i olmak üzeredir Skarsgard beyefendi de.

15- Joey Tribbiani (Matt Le Blanc) – Friends

“How ya doin?”
Joey’siz liste olur muymuş hiç? İlk 10’da da olabilirdi kendisi aslında ama elemeler ve eklemelerle böyle oluyor. Barney Stinson’a ilham kaynağı olduğundan şüphelenmekteyim. Barney’nin daha sevimli, eğlenceli ve şapşal versiyonu olabilir. Joey’siz Friends hiçbir şeye benzemezdi. Chandler’la harika bir ikiliydiler. Olaylara kendince bir bakış açısının olması onu özgün kılmıştır. Ross’un gıcıklık kıvamındaki şapşallığının yanında Joey şapşal durumlarıyla dalga geçmeyi bilen bir karakter olmuştur. Hele o mimikler beni benden almaktadır. Dean Winchester’a da hafiften benzemiyor mu?

16- Effy & Emily & Naomi & Jal (Kaya Scodelario & Kathryn Prescott & Lily Loveless & Larissa Wilson) – Skins

Derdi hiç bitmeyen cool hatun Effy, gay çift Emily ve Naomi ile ilk iki sezondan Jal mutlaka anmam gereken karakterler. Effy çok başka bir konu. Hatta ayrı bir yazı konusu. Ya hayran olur, ya nefret edersiniz. Müzisyen Jal ise dizinin en normal karakteridir belki de. Gay çiftten özellikle Emily’nin gelişimi ise kaydadeğerdir.

17- Bernard Black (Dylan Moran) – Black Books

Henüz 3 bölüm izlememe rağmen anında favorilerim arasına giren bir karakter oldu Bernard Black. Dylan Moran’ın kendi yazdığı bir dizi olarak Black Books’un mutlaka izlenmesi lazımdır komedi kategorisinde. Üstelik de 6’şar bölümlü kısacık sezonlara sahiptir maalesef. Akıllara zarar karakterler listesi olsa, direkt birinciliğe oynardı.

18- Jessica (Deborah Ann Woll) – True Blood

En güzel kızıl vampir, belki de en güzel vampir Jessica’dır. Acemi vampir olarak hem komik hem hüzünlü sahnelerde kendine yer ayırmıştır. Sonraki maceralarını merakla bekliyoruz.

19- Cassie & Sid (Hannah Murray & Mike Bailey) – Skins

İniş çıkışlarla dolu bir ilişkinin iki tarafı olarak “ohvowlovely” Cassie ile basiretsizliği karşısında tüylerimizi diken diken eden Sid Skins’in birinci nesil grubu arasından favorilerim olarak sıyrıldılar. Cassie anoreksiktir, bir dolu sorunu vardır, arkadaş grubunun arasında kendi başına ayakta kalmaya çalışır ve diğerlerinin yanında bariz bir ayrıksılığı vardır. Sid ezik ergen gençliğini temsil eder. Sinir bozucu halleri çoktur ama izlediğim en inandırıcı genç oyuncular arasından sivrilen Mike Bailey’nin de etkisiyle unutulmazlar arasına girer. Kendi ergenliğini hatırlatır insana çoğu zaman Sid. Diskoda Tony’ye sarılıp ağladığı sahneyi ise hiç unutamam tüyleri diken diken eden Crystal Castles-Alice Practice eşliğinde.

20- Barney Stinson (Neil Patrick Harris) – How I Met Your Mother

Himym’ı izleme sebebim Barney’dir. (Biraz da Marshall belki ama listeye alasım gelmedi dizideki diğer karakterleri) Tüm o kendinden emin womanizer görüntüsünün altında yatanlara rastlarız kimi zaman. Normalde karşınıza çıksa bucak bucak kaçarsınız Barneygillerden ama fantastik dizi dünyası evreninde favorileriniz olurlar. Şapşal ve ille de çoluk çocuk diyen o kaçılası Ted karakterinin yanında keyifle izliyoruz Barney’i. Hem ne diyordu kendisi: “When I get sad, I stop being sad and be awesome instead. True story!”


21- Jesse Pinkman (Aaron Paul) – Breaking Bad

Keşliği, beceriksizliği, dibe vurmaları, Walter’la kavgalarına rağmen iyi bir ikili oluşları ve özellikle 3. sezondaki vurucu sahneleriyle Jesse Pinkman mutlaka listemde yer almalıydı. Aaron Paul karakterine iyice adapte olmuş olsa gerek ki oyunculuğunu sürekli geliştirdi. Kendisine kıçı kırık bir vaziyette Korn’un Thoughtless videosunda rastlayabilirsiniz ayrıca.

22- Juliet Burke (Elizabeth Mitchell) – Lost

Akıbetiyle içimizi eritti Juliet. Fos çıkan bir Kate’in karşısında Juliet sağlam bir hatun kişilikti. Sağ gösterip sol vuracak diye bekletiyordu hep. Sawyer’la da harika bir çift olmuşlardı.

23 – Sheldon Cooper (Jim Parsons) -The Big Bang Theory

Resmen “şimdi neler yumurtlayacak” diye izliyoruz çatlak Sheldon’ı. Sheldon Cooper olmasa Big Bang Theory de olmaz kesinlikle. Penny’le atışmaları ve diğer nerd’lere kök söktürmeleri evlere şenlik zaman zaman laflarını takip etmekte zorlansak da.

24- Olivia Dunham (Anna Torv) – Fringe

Aradığımız kadın aksiyon kahramanına Fringe sayesinde kavuştuk. Komplo teorilerini zaman zaman abartsa da, ağzımız bir karış açık izliyoruz Fringe’i. Şimdi bir de alternatif Olivia-paralel dünya olayı çıktı. Çok da iyi oldu. Anna Torv’un “hık demiş burnundan düşmüş” kıvamındaki Cate Blanchett benzerliği de cabası.

25- Hurley ya da Hugo Reyes (Jorge Garcia) – Lost

Hurley’li bölümler hep güzel olmuştur Lost’ta. Lost’un en sevilesi karakteri Hurley’dir dersem abartmış olmam.

26- Blair Waldorf (Leighton Meester) – Gossip Girl

Gossip Girl’ü izleme sebebimdir kendisi tüm şımarıklığına, bencilliğine ve entrika hastalığına rağmen. Gayet de vasat bir Serena karakterinin yanında ilaç gibi gelir Blair. Masum sarışın prenses imajına rağmen karşısına çıkan her erkekle “aşk” yaşamayı kendine bir borç bilen Serena’nın karşısında yaşasın Blair demekten kendimi alamam. Bir de o Jenny yok mu, saçlarını yolasım gelir. 27- Dr. Troy & Dr. McNamara (Julian McMahon & Dylan Walsh) – Nip Tuck

Estetik ameliyatlar, sayısız skandallar, yozlaşmış tipler ve rahatsız edici sahnelerle dolu Nip Tuck’ın başlarına gelmedik kalmayan ikilisi, ayrılmaz ikililer listelerinde de mutlaka yer alması gereken bir ikilidir. “Womanizer” kimliğiyle Dr.Troy daha popülerdir aslında ama ben Sean McNamara’yı daha çok severim. Pek bi mülayim olmakla birlikte, karanlık yüzünü sergilemekten de kaçınmamıştır şartlar gerektirdiğinde.

28- Mulder & Scully (David Duchovny & Gillian Anderson) – The Ex-Files

Ex-Files şu anki birçok dizinin atalarından sayılabilir. Öyle popüler bir ikiliydi ki Mulder ile Scully, sayısız parodiye de konu oldular. Bu dizi için uykusuz kaldığım geceler hala hatırımdadır.

29- Mick St. John & Beth Turner (Alex O’Loughlin & Sophie Myles) – Moonlight

True Blood’dan önce de Moonlight vardı. Vampir dedektifle yavuklusu muhabir kızımızın maceraları maalesef tek sezon sürdü ve buna rağmen favoriler arasında yerlerini aldılar. Moonlight’tan daha vasat diziler hala devam ederken insanın kafasını duvarlara vurası geliyor.

30- Cuddy/Wilson (Lisa Edelstein/Robert Sean Leonard) – House

Dr. House’ın sevimsiz ekibini görünce Cuddy ile Wilson’ın ne denli pırlanta gibi olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Her ikisinin de House’la atışmaları evlere şenlik. Daha yukarılarda da yer alabilirlerdi tabi.

Daha uzun bir liste olsaydı, kesin listede olurlardı dediklerim: Prison Break’ten T-Bag, Lost’tan Jacob, Friends’den Ross Geller, Six Feet Under’dan David Fisher ve Brenda Chenowith, Skins’ten Tony Stonem ve Cook, Himym’den Marshall ve Robin.

9 Comments

Filed under dizi, favoriler

>Watership Down

>“Tavşanların karakterler olarak yer aldığı bir kitap ne kadar ilgi çekici olabilir ki” diyenlerin çok şey kaçıracağı bir kitap Watership Tepesi. (Sawyer’ın Kate’e dediği gibi tavşanlarla ilgili lanet olası bir kitap mı yoksa bu hı?) Bir grup tavşanın kendi kabilelerini bekleyen tehlikeden kaçıp, kendilerine ait bir yaşam alanı arama çalışmalarını öyküleyen Richard Addams “ruhsal bir macera” tanımını ilk akla getirecek eserlerden birini yazarken bize de keyifle okumak düşüyor. Özellikle Hazel, Bigwig ve Fiver karakterleri ise şimdiden en sevdiğim roman karakterleri arasına girdi bile. Her “kabileye” Hazel gibi sağduyulu bir lider, Bigwig gibi asiliğiyle umudu simgeleyen bir savaşçı, Fiver gibi öngörüsü yüksek bireyler gerekiyor.

Sıradan bir tavşan macerası olmaktan çok uzak, karakterlerin birbirlerini ve kendilerini sorguladıkları bu yolculukta tavşanların kaçış yolculuğu kendi aralarındaki çatışmalarıyla aynı zamanda bir karakter romanına dönüşüyor. Tavşanların zor zamanlarında ya da toplu olarak biraraya geldikleri kimi anlarda birbirlerine anlattıkları kimi eski öykülerle inanç kavramı üzerinde durulurken; Fiver’ın psişik güçleri aracılığıyla doğaüstü özelliklere de yer veriyor yazar Richard Addams. Kabilelerinin yok olma tehlikesiyle karşılaşacağını hisseden Hazel-rah’ın önderliğinde dişi tavşan arama yolculukları da bambaşka bir yolculuğa dönüşüyor. Diktatörlüğün hüküm sürdüğü Efrafa kabilesiyle karşı karşıya kalan Hazel’ın kabilesinin dişi tavşanları o zalim kabileden kurtarma ve kendi kabilesine katma planları ile sonrasında gelen kaçış yolculuğu kitabın en sürükleyici kısımlarını oluşturuyor. General tavşanın kabilesi ve orada dişi tavşanların maruz kaldığı muamele aracılığıyla da özgürlük kavramı ile insanlara özgü kimi bilindik tiran yönetimlere atıfta bulunuluyor.

Kitabın Lost dizisine ilham kaynağı olduğunu bir yerlerden duymuşsunuzdur. Duymadıysanız da kitaptaki karakterlerle dizi karakterleri arasındaki benzerliklerden de bahsetmek isterim. Lider Hazel ile Jack Shephard, Diktatör General Woundwort ile Benjamin Linus, Efrafa ile Dharma, psişik güçleri olan Fiver ile Desmond, Frith ile Jacob, Strawberry ile Juliet ve özellikle asi ruhlu Bigwig ile resimde gördüğünüz ve bahsettiğimiz kitabı elinde tutan Sawyer’ın benzerlikleri kitabı okuduktan sonra pek bi gülümsetiyor insanı. Özellikle Sawyer’ın başlardaki bazı sinir bozucu halleri ile asi inatçılığı, sonrasında 77 yılına geldiğindeki değişimi ile kitaptaki Bigwig’in değişimi arasındaki parallelliğe dikkatinizi çekmek isterim. Tavşanların grup içi ilişkileri ile Lost karakterlerinin birbirleri arasındaki ilişkileri ve çatışmaları da ayrı bir inceleme konusu olabilir.

Arkabahçe Yayınlarına bu kitabı yayınladıkları için bol teşekkürler yollar, kitabın yazı puntolarını bu kadar sıkışık bastıkları için de sitemler etmeden bu yazıyı bitirmek olmaz. Ayrıca temennim kitabın 70’li yıllarda yayınlanan çizgi filmini de izleyebilmek.

2 Comments

Filed under dizi, kitap

>True Blood

>Nicedir erteleyip sonunda son zamanların en keskin ve sürükleyici dizisine ilişkin bir şeyler yazabileceğim için sevinçliyim.

İlk başlarda tüm zamanların en iyi dizisi olarak gördüğüm Six Feet Under’ın yapımcısı Alan Ball’un yeni dizisi olması ve vampirlerle ilgili bir hikaye vaat ettiği için ilgi çekici olma ihtimalini yüksek bulduğum için izlemeye başladım. Her bölümün sonunun bir sonraki bölümü merak ettirmesinin de etkisiyle izledikçe izleyesim geldi. Birçok insanı rahatsız edecek bazı sahnelerine karşın keskin gözlemleri ve vampirlerle doğaüstü unsurların merkezinde insanın toplumdaki yeri ile ayrımcılığı da sorgulayan bir bakış açısının olması diziyi gerçekçilik sularında yüzen diğer pekçok diziden daha ayrıcalıklı kıldı gözümde.

Vampirlerin toplumun bireyleri olarak hayatlarını sürdürdükleri, kendi gruplarını kurdukları, “ölümlülerle” ilişkiye girdikleri, hatta politikaya bile atıldıkları bir dünyada, daha doğrusu bir Amerikan dünyasında geçiyor True Blood. (Gazetelerde Angelina vampir bebek evlat edindi şeklinde eğlenceli haberler çıkıyor vs.) Vampirler günümüzün gay ve etnik hakları için mücadele eden bireyleri gibi kendi hakları ve hatta canları için mücadele ediyorlar. Toplum onlara, ölümsüz olmalarının etkisiyle, hem hayranlıkla hem de korkuyla bakıyor. Bir kısım insanlar tarafından dışlanıyorlar ve insanın varlığı karşısında birer tehdit olarak görüldükleri için yok edilmeleri gerektiğini söyleyenler oluyor, özellikle dindar kesimde. (Gaylerin tedavi edilmeleri gerektiğini öne süren söyleme gönderme.) Vampirler açısından ise, bir kısmının gerçekten tehlikeli olmasına karşın, bir kısmı da kendi halinde yaşayıp giden, insan kanına muhtaç kalmayı reddedip bakkallarda, vs. de satılan yapay kanı içmeyi tercih ederek vampirlerin tehdit odaklı imajlarını benimsemeyi reddediyorlar. Vampir kanının değerli olması ve afrodizyak etkisinin yanında uyuşturucu niyetine de kullanılmasıyla bazı ölümlüler tarafından suistimal edilen vampirler de oluyor. Vampirler kendi başlarına tehlikeli birer unsur, “kan emici” olmalarına karşın, tehlikeli unsur olanların yalnızca vampirler olmadığı, insanın içindeki “kan emicinin” de çoğu zaman tehlikeli olabileceği vurgulanıyor dizideki olaylarla. Sonuçta, iyiyle kötü arasındaki ayrım birbirine karışıyor. Bir seri katilin varlığıyla ortalık karışıyor dizinin merkezindeki küçük kasabada. Her biri bir saate yakın süren toplam 12 bölümün sonunda başka doğaüstü varlıkların da ortaya çıkmasıyla dizinin bundan sonra nereye gideceğini merak ediyorum.

Dizinin ana karakteri olan sarışın garson Sookie’nin insanların düşüncelerini okuyabilme yeteneğine sahip olması ve başka hiçkimsede böyle bir yeteneğin olmamasının nedeni birinci sezonda açıklanmayan bir gizem olarak kalıyor. Sookie rolündeki Anna Paquin‘in Altın Kürede dizilerde en iyi kadın oyuncu ödülünü hak edip etmediği tartışılabilir ama Sookie’nin aşık olduğu ve düşüncelerini okuyamadığından yanında huzur bulduğu vampir Bill’in ve onu canlandıran Stephen Moyer‘ın karizmasından ve derinden akan oyunculuğunun etkisinden kimsenin şüphesinin olduğunu sanmıyorum. Vampir kanı satan ağzıbozuk ve eğlenceli siyah Lafayette (Nelsan Ellis) ve Sookie’nin en yakın arkadaşı rolündeki Tara( Rutina Wesley) ile Sookie’ye aşık ve ne idüğü belirsiz patronu Sam(Sam Tremmell) dizinin en kaydadeğer karakterleri. Sookie’nin aptal seks manyağı kardeşi Jason(Ryan Kwanten) için ise aynı şeyleri söyleyemeyeceğim çünkü her bölümde Jason’ın düzüşme merasimlerini izlemekten gerçekten sıkıldım. Son bölümlerde dine yönelmesiyle bundan sonraki macerası oldukça farklı geçeceğe benzer Jason’ın.

Dizinin taş kontenjanının tek mensubu Stephen Moyer değil. Bölgenin vampir lideri olan ve oldukça da tekinsiz bir vampiri canlandıran Alexander Skarsgard’ın da son derece çekici olduğunu inkar edemeyiz. Vampirler genelde çekici olur demeyin, öyle her vampire atlasaydık ohooo… Oyuncu Stellan Skarsgard‘ın oğlu olurmuş kendileri bu arada.

İkinci sezon Mayıs 2009’da yayınlanmaya başlayacak imiş imdb‘ye göre. Yoksa siz hala yeniyetme vampir aşklarının rüzgarında mı savruluyorsunuz?

6 Comments

Filed under dizi