>Never Let Me Go

>Never Let Me Go, ya çok seveceğiniz, ya da nefret edeceğiniz filmler kategorisine giriyor. Yetimhanede büyüyen üç çocuğun hikayesiyle başlıyor film. Üçlü bir aşk öyküsüne dönecekmiş havası verirken izleyeni ters köşeye yatırıyor. En azından, benim gibi kitabı okumadan filmi izlediyseniz, olayların gidişatını garipseyebilirsiniz. (Bundan sonrası mecburen spoiler içerecektir.)

Distopik bir var oluş öyküsü var önümüzde. Tekinsiz ve buruk bir öykü. Yetimhanedeki çocukların görüp göreceği tek dünya, yetimhanenin dört duvarı ile o güzel ama sınırlı bahçesi. Çitin öbür tarafında ne olduğunu merak etseler de, kendilerine, çiti asla aşmamaları, orada korkutucu bir dünya olduğu söylendiği için korkularına yenik düşerler. Ortadaki garipliği tüm insancıllığıyla fark edip çocukları uyarmaya çalışan öğretmenleri (Sally Hawkins), anında okuldan ve yetimhaneden uzaklaştırılır. Niye hiçbir çocuğun sesi çıkmıyor diye garipseyip merak etmeye başladığınız andır bu. Çocuklar kendilerini sadece resim derslerinde ifade ederler. Gerçekten ruhları var mı diye merak ettikleri için koymuşlardır resim dersini sırf. Ayrıntılar önemli bir yer tutar. Kathy ile Tommy’nin yakınlaşması, daha sonra da Ruth’un devreye girmesi, üçlünün ilişkisini karmaşık bir hale getirir.

Büyüdüklerinde, filmin de asıl derdinin ne olduğu ortaya çıkar. Organ bağışı ve genetik kopyalama olaylarıyla ruhun varlığı, insan varoluşunun sebebi, insanın amacı ya da amaçsızlığı, tüyler ürperten bir riyakarlıkla yoğrulmuş bir sistem, doktorlarla hemşirelerin robotikliği, klonların çaresizliği boğaz düğümler. Nafile bir çabayla “asıllarını” görmeye çalışır klonlar.

Duygu sömürüsü yapıldığını düşünenler ve karakterlerin hiç başkaldırmadığı gerçeği filmden nefret etmenize de neden olabilir. Ortada hiçbir kaçış umudunun olmaması ve klonların kaderciliği insanın gerçekten sinirini bozsa da, yaşamın kısalığı ve zamanın kısıtlılığı karşısında her an’ı değerlendirmenin hayatiliğini vurgulaması boğaz düğümler ve filmi sevdirir. Tommy’nin çığlığı, Ruth’un son çabaları ve Cathy’nin o son günbatımı izleyişi unutulmaz. İzledikten sonra uzun süre kendime gelemedim ve film, Kazuo Ishiguro’nun Uzak Tepeler kitabını okuyup pek haz etmemiş olsam da, Never Let Me Go’yu okuma isteğimle sonuçlandı.

Yönetmen Mark Romanek inanılmaz güzel kadrajlarıyla, genç oyuncular da başarılı ama son ödül törenlerinde görmezden gelinen performanslarıyla filmin şiirselliğine katkıda bulunuyorlar. Yükselen oyuncu Carey Mulligan’dan uzun uzun bahsetmeme gerek yok. Sanırsınız, Cathy rolü onun için yazılmış. Özellikle Andrew Garfield ve beklemediğim kadar etkileyici olan Keira Knightley’e hakları teslim edilmeli. Keira Knightley diğer ikisinin yanında daha önceki dönem filmi tecrübelerini kullanarak karakterine bürünebilmeyi çok iyi başarmış.

Advertisements

2 Comments

Filed under film

2 responses to “>Never Let Me Go

  1. >kitabını ne yazık ki yarım bırakmıştım. sonradan arkadaşıma anlattırdım ve gerçekten şaşırdım. filmden hiç bahsedilmemesi ise apayarı bir şaşkınlık yarattı bende. 3 tane yıldız oyuncu var. radikalde andrew garfiel la ilgili bir yazıyı okurken öğrendim bu filmi…sonunu bilsem de izleyeceğim.çok ayrı biri türü olsa da ewan mcgregor'la scarlett johannson'un oynadığı 'ada' filmini hatırlattı bana.

  2. >O filmi andırdığını söylüyorlar evet. Ben izlemedim gerçi. Never Let Me Go'dan pek bahsetmiyorlar ve ödüllerde de adı pek geçmedi ama en azından oyuncuların isimlerini görmek isterdim. Demek ki pek algılayamadılar hikayeyi :))

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s