>Ödül sezonu güzellikleri: 127 Hours – The King’s Speech

>
127 Hours

Danny Boyle 127 Saat’le köklerine dönerek pek hayırlı bir işe imza atmış. Minimalist bir gerçek hikaye olan 127 Saat, tahmin edilebileceği gibi büyük ölçüde James Franco’nun performansına dayanıyor.

Danny Boyle filmini çılgın kalabalıklar ve ışıltılı şehir hayatından görüntülerle açıyor. Filmimizin kahramanı Aron Ralston çılgın kalabalıklardan uzaklaşıyor yavaş yavaş. Hiç kimseye haber vermeden ve nereye gittiğini kimseye söylemeden yalnız başına yolculuğa çıkan Aron Ralston, kayaların arasına yuvarlanıyor ve 127 saat boyunca hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu süre boyunca kendini sorgulamaktan tutun, geçmişle hesaplaşmasına dek birçok aşamadan geçiyor. Cast Away’den ne farkı var diye soracak olursanız, 127 Saat’in öyküsünün “herkesin başına gelebilir” cümlesini kurdurtma potansiyelinin daha yüksek olduğunu ve daha mütevazı bir varoluş öyküsü anlattığını söyleyebilirim. Ayrıca minimalist bir öykü olmasına rağmen izleyiciyi sürükleyip götürdüğünü ve dramatik yapısıyla sarstığını da eklemem gerekir. Yaşamın her an’ının kıymetini bilmek ve elimizdeki sınırlı zamanla neler yapabileceğimizi bir kez daha düşünmek gibi beylik çıkarımlar yaptırıyor bilmem kaçıncı kez daha. Danny Boyle’un başarılı yakın çekimleri ve A.R.Rahman’ın Slumdog Millionaire’den çok daha etkileyici olan müzikleri de filmin etkisini artıran özellikler. Ama James Franco diyorum ben size! Nolur Jeff Buckley’i sen oyna, nolur!


The King’s Speech

The King’s Speech de oyuncuların performanslarına çok şey borçlu olan bir diğer film. Yine Black Swan gibi yalnızca birkaç mekanda geçtiğinden izleyiciye tiyatro havası yaşatıyor üstelik.

Kekeme prens Bertie’nin Lionel’dan aldığı konuşma dersleri ve ikisinin diyalogları filmin belkemiğini oluşturuyor. Kraliyet öyküleri ve İngiliz kraliyet ailesiyle ilgili filmler hiç ilgimi çekmemiştir ama The King’s Speech çok başka bir film ve umarım oscarı alan film de The King’s Speech olur. Inception’a vermeyecekleri kesin olduğuna göre tek umudum The King’s Speech şu anda.

Bertie’nin kekemeliği yüzünden kalabalıklara konuşma yapamaması ve bu yüzden başta sorumsuz erkek kardeşinin tahta çıkarılması, erkek kardeşinin evlilik dışı ilişkisi ve Hitler tehdidinin yaklaşmasına rağmen sorumsuzluğuna devam etmesi yüzünden tahttan indirilmesi ve onun yerine Bertie’nin zoraki olarak tahta getirilmesi şeklinde özetlenebilir hanedan hikayesi. Fakat söylediğim gibi, filmin derdi kraliyet dedikoduları, zoraki kral klişeleri değil. Bertie’nin hikayesinin kişisel ve evrensel bir kendini bulma öyküsü olması filmi asıl sevdiren özellik. Diksiyon hocası Lionel’ın prens Bertie’ye eşiti gibi davranması ve ona inatla Bertie diye hitap etmesi ile filmin sonlarında piskoposun klasik İngiliz küçümseyiciliğine rağmen Bertie’nin de Lionel’a hakkını teslim ettiği an’lar, filmle ilgili bahsedilmesi gereken diğer önemli bölümler. Sınıf farkı ve soylu aile takıntısı da masaya yatırılmış oluyor böylece. Bertie’nin Beethoven’ın 7. senfonisi eşliğindeki konuşması filmin zirve noktası.

Colin Firth üzerine sayfalar dolusu yazı yazabilirim. Hangi filmde görünürse görünsün, ne gibi saçmalıklarda oynarsa oynasın hep kendi kişiliğini katmasını bildi şimdiye dek. Burada da döktürmesi şaşırtıcı değil. Tüm oscarlar senin olsun sevgili Darcy. Geoffrey Rush da mizahi yönüyle hüzünlü yönünü kendisinde birleştiren karakterinde bir kez daha saygımı kazanıyor. Bir kere de vasat ol be adam! Shine ve Quills’ten beri takipçisiyim. Helena Bonham Carter’ı daha çok Fight Club’dan ve Tim Burton filmlerinden tanıyanlar buradaki alçakgönüllü ve sakin oyunculuğuna şaşırmış olsalar gerek. Halbuki filmografisine baktığımızda ilk rollerinin dönem dramaları olduğunu görüyoruz. (bkz. Howard’s End ve A Room with a View) Helena birçok role bürünebilecek bir oyuncu olduğunu göstermiş oluyor bu filmle. Bu üçlünün dışında birçok tanıdık İngiliz oyuncuyla da karşılaşıyoruz film boyunca. Michael Gambon ve Guy Pearce örneğin. Pride and Prejudice’in BBC versiyonunda Elizabeth’i canlandıran Jennifer Ehle’i burada Lionel’ın karısı rolünde kısa ama öz bir rolde olsa da yine Colin Firth’le bir arada görmek bir diğer güzellikti.

Advertisements

4 Comments

Filed under film

4 responses to “>Ödül sezonu güzellikleri: 127 Hours – The King’s Speech

  1. efe

    >kararsız kaldığım iki filme gelen güzel yorumlar. iş çıkardın şimdi başımıza

  2. >iyidir iyidir iş çıksın sana.

  3. >Kandilin mübarek olsun:)

  4. >teşekkürler. senin de 🙂

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s