>Sinemasal tekinsizlikler

>
Rabbit Hole

Daha çok Nicole Kidman’ın adaylıklarıyla öne çıkan bir film olsa da, Aaron Eckhart’ın da çok başarılı bir performans sergilediği bir aile dramı Rabbit Hole. Esasında Kidman bildiğimiz Kidman. Menajerleri iyi çalışmış olsa gerek ki uzun bir aradan sonra kendisini ödül törenlerine kazandırdılar. Çocuklarını kaybeden bir çiftin evliliklerini ayakta tutma çabaları ve çiftin kavgaları gerçekçi bir dram şeklinde ilerliyor. Terapi arkadaşlarıyla olan sahneleri gereksiz geldi. Sandra Oh bir yan karakter olarak yanlış seçim. Benzerlerinden Revolutionary Road kadar akılda kalıp sarsmıyor insanı Rabbit Hole ama gerçekçi bir aile dramı olduğunu söyleyebiliriz.


The Fighter

Ödül törenleri için banko adaylık potansiyeline sahip bir boks filmi olarak The Fighter, daha çok oyuncu performanslarıyla öne çıkan bir filmdi benim nazarımda. Gerçi boks filmleriyle aramın olmadığını söyleyip sizi yanıltmak istemediğimi de eklemek isterim. Abartılı IMDB notu sırf ödül sezonu filmlerinden biri olmasından kaynaklanıyor (8 küsür notu görünce hala imdbden bir şeyler bekleyenlerdenseniz tabii.) 10 üzerinden 7’lik diyebiliriz. Sorunlu eski boksör erkek kardeşle onlarca kız kardeşi (gerçekten klonlanmış gibiydi hepsi) ve dominant annesinin yanında kendi kariyerini ve hayatını kurmaya çalışıyor Micky Ward. Bir yandan da kız arkadaşıyla ailesi arasında kaldığından ortalığı yatıştırmaya çalışıyor. David O.Russell biraz eski usül filmleri andıran ve bu yüzden de Akademi’nin çok dikkatini çekecek bir tarzla, bir yandan da belgeselimsi bir hava da hissettiren bir film çekmiş. Mark Wahlberg’i hala The Departed’daki fuckercı halleriyle anımsarken ister istemez, Christian Batman Bale’in artık usta bir oyuncu olarak anılması gerektiğini, Amy Adams’la Melissa Leo’nun da döktürüp durduklarını söylemek isterim bir de. Oscar tahmini yap diyorsanız, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü bu ikisinden biri alacaktır kesin derim (Helena Bonham Carter’ı henüz izlemedim King’s Speech’te ama Helena’nın hastasıyımdır). Christian Bale de garantidir pek tabi bu kez. Aksi halde Akademi sövgü yağmuruna tutulacaktır bolca. Hem rol için insanlıktan çıkmış çekici oyuncuları çok sever Akademi. Globe’larda da pek neşeliydi Jesus Bale (o saçlar beni benden aldı) ve Terminator’deki agresif hallerinin esamesi okunmayan, karısına pek bağlı bir adam portresi çizdi. Sevgi-nefret ilişkisi kurduruyor insana diyorum o kadar, inanmıyorsunuz!


Fish Tank

Andrea Arnold’ın Fish Tank‘indeki ergen kızın duruşu ve öyküsü Skins dizisindeki gençleri anımsatıyor. Bu da bizi İngilizlerin ergen öyküleriyle sosyal gerçekçiliği vurgulama konusunda durup durup etkili yapımlar ortaya çıkardıkları sonucuna götürüyor kaçınılmaz olarak. (This is England vardı bir de.) Arnold karakterlerin portresini yoğun bir gerilim atmosferinde, diken üstünde diyebileceğimiz bir tutumla aktarıyor. Mia’nın kıstırılmış hayatından bir şekilde yırtma hayalleri, hip hop dansçısı olma çabaları, anneden başka her şeye benzeyen annesinin erkek arkadaşıyla olan yakınlaşması, yeni favorilerimizden Michael Fassbender’ın kaçınılmaz bir doğallıkla oynadığı karakterin Mia’nın dünya görüşüne olan etkisi ve bir genç kızın hayattan aldığı ilk tokatlarla isyanları bir bağımsız film olarak başarıyla aktarılıyor. Yalnız, kız kardeşine biraz daha sevecen davransaydın ya be Mia? Andrea Arnold’ın bir sonraki projesi Wuthering Heights olacakmış. (Aslında en son Tom Hardy’nin oynadığı bir tv filmi vardı diye biliyorum ama bakalım bu yeni sinema versiyonu nasıl olacak.)


Winter’s Bone

Son izlediklerimin en iyisi Winter’s Bone’du. Kayıp babası ve hasta annesi yüzünden iki küçük kardeşinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan 17 yaşındaki genç kızın, uyuşturucudan başka bir gelir kaynağı olmadığı bariz o kasvetli kasabadaki mücadelesi her zamanki bağımsız film havasından ziyade tekinsiz bir atmosferle anlatılıyor. Filmin diken üstündeki tutumu Frozen River’ı anımsatırken ve Frozen River’dan daha etkileyici bir biçimde ilerlerken hikaye, Sundance’te de ödül kazanmış film tekinsiz kasaba havasını bize aynen yaşatıyor. Soğuk, bencil ve gaddar ruhlu insan portreleri insanın içine oturuyor. O sincaplar ve testereler adeta birer gotik objelere dönüşüyor. Şaşaanın zerresi yok filmde gerek hikayenin ilerleyişi, gerek yönetmenin kadrajları açısından. Başroldeki Jennifer Lawrence yeni bir çarpıcı kadın oyuncu geliyor diye naralar atarken, amcasını oynayan John Hawkes da akılda kalmayı başarıyor.

Hollywood oyunlarıyla parsaları toplayan Kathryn Bigelow’dan ziyade Debra Granik ve Andrea Arnold gibi doğallıklarından bir şey yitirmeyeceklerini umduğumuz kadın yönetmenler bize daha çok umut vermiş oluyor böylelikle sinema adına. (Jane Campion ve Sofia Coppola’nın yerleri ayrıdır.) Fish Tank için de Winter’s Bone için de “akmayan filmler” yorumlarına sıkça rastlayabilirsiniz. Bana göreyse, akmıyormuş gibi göründüğü halde her saniyesi tetikte izlenen filmlerdi. Boğaz düğümleyici filmler…

Advertisements

4 Comments

Filed under film

4 responses to “>Sinemasal tekinsizlikler

  1. >winter's bone ve fish tank'le ilgili yazdıklarına tamamen katılıyorum. the fighter'ı izlememeye karar verdim çünkü boks falan hiç hitap etmiyor bana, artık imdb'deki 8 küsuratlı puanları toplamış filmleri gözümde büyütmemeyi de öğrendim (yeni oldu bu ama, the town ve the social network sağolsun). rabbit hole'u bulabilirsem izleyeceğim, sanırım benzer konulu bir film olan blue valentine'ı arıyorum harıl harıl şu ara ama düzgün bir retail ripi daha bayağı bir süre düşmeyecek herhalde. sinemada niçin gösterime girmiyor ki?

  2. >The Fighter'ı izlemesen de bir şey kaybetmezsin. 8 küsuratlı filmlerin abartılı olduğunu geçen yıldan fark etmiştim ben ama bu yıl iyice abarttılar. Demek Social Network'ü sevmeyen bi tek ben değilim. Globe ödülleri hakkında ne düşünüyorsun? Büyük ödül kazanabilir neyse de tüm o senaryo-yönetmen-en iyi film-müzik ödüllerini sırf Social Network'e vermeleri büyük haksızlık oldu benim için Inception ve hatta Black Swan açısından. Umarım oscarlarda da aynı olmaz.Blue Valentine ve The King's Speech nedense düzgün bir şekilde düşmedi hala nete. Bekliyoruz bakalım. The Town overrated gibi görünmüştü gözüme. Sen böyle deyince hiç izlemem artık :))

  3. >yani, the town social network'ten daha iyi tabii (en azından sıkıntıdan patlamadım izlerken), ama cidden pek bir şey kaybedeceğini sanmıyorum izlemezsen.altın küre'ye sinir oldum sinir, ama bunlara da takmamayı öğrenmem gerek herhalde, the tourist bile adaymış, daha ne olsun 🙂 the kids are all right ve tabii ki social network'e çok garip bir şekilde torpil geçildiğini düşünüyorum, şaka gibi bir şey olmuş o ödüller. inception ve black swan için de kan ağlıyor içim. oscar'lardan da bir şey beklemiyorum artık.

  4. >Social Network'ün yapımcılarından biri, bu filmden önce Japonya'da facebook yoktu ve filmin bu konuda faydası oldu şeklinde konuşuyordu bir röportajında. Bu da amaçlarını açıklamış oluyor zaten. Ben de bir şey beklemiyorum oscarlardan ama en azından sevdiğimiz oyunculara yarar diye tahmin ediyorum.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s