Tek Boynuzlu At

Iris Murdoch, Tek Boynuzlu At adlı bu romanında, yine özgürlük, inanç ve ölüm kavramlarını karmaşık ilişkiler ağı çevresinde sorguluyor. Iris Murdoch’ı ilk kez okumak için en uygun seçenek olduğunu söyleyemeyeceğim bu kitabın. Müthiş kurgusu ve insanın ağzını beş karış açık bırakan finaliyle Kara Prens adlı romanı, büyük ihtimalle daha yerinde bir seçim olacaktır yazarı ilk kez deneyecekler için. Yazarın bir diğer favori romanım olan Melekler Zamanı‘nda ise, adından da belki tahmin edileceği gibi, inanç ve özgürlük kavramları sorgulanıyordu yine ve felsefi yanı daha baskın bir romandı. Kesik Bir Baş adlı, herkesin herkesle bir şekilde ilişkisinin olduğu romanında da, yine bu temaların olduğu söylenebilir fakat sevdiğim kitaplar arasında anamayacağım Kesik Bir Baş’ı. Kara Prens’in ardından okuduğumda, bir nebze hayal kırıklığı yaratmıştı.

Tek Boynuzlu At, Marian adlı genç bir kadın, İngiltere kırsalına bir kadına edebiyat dersleri vermeye geliyor. Aslında bir çocuğa ders vereceğini sanıyor ilk başta, fakat gizemli bir malikanenin gizemli karakterleriyle karşılaşınca, elimizde tekinsiz bir roman olduğunu anlıyoruz. Malikanede hapsedilmiş kızıl saçlı kadının “gardiyanları” olan diğer karakterler de, tıpkı o kızıl saçlı kadının kendisi gibi, güvenilmez, itici ve tekinsiz. Kızıl saçlı kadının geçmişi yavaş yavaş açığa çıkarken, bu malikaneye komşu olan insanların da aradaki bağları, Effingham karakteri aracılığıyla anlatılıyor. Marian ve Effingham’ın bakış açısıyla anlatılıyor romanın büyük bir kısmı. Her iki karakterin de, romanın sonunda, tüm bu karmaşık olayların etkisiyle kendi yaşamlarını sorguladıklarını eklememe gerek yok sanırım.

Romanın sonu tartışmaya açık, çünkü insan, sanki daha başka türlü bir son yazılabilirdi diye düşünmeden edemiyor. Iris Murdoch’ın kendisi de, karakterleri cezalandırmak istemiş sanki. Romanı sonuna kadar soluksuz okutan da zaten, Murdoch’ın psikolojik öğeleri adeta bir gerilim ve dedektif romanıymış gibi okutabilen sürükleyici üslubu. İngiltere kırsalını betimlediği bölümlerde de ustalığı görülebiliyor. Bundan sonra başka hangi Murdoch romanı okursun diye sorarsanız, Ağ ve Deniz Deniz adlı romanları şeklinde cevap veririm. Şimdilik Murdoch’a ara verelim, kendisinin yaşamının son yıllarında yakalandığı Alzheimer hastalığının etkisiyle romanlarını bırakın, kendisini bile unuttuğunu öğrenmenin hüznü ile.

Advertisements

Leave a comment

Filed under Uncategorized

Hello world!

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

1 Comment

Filed under Uncategorized

>İngiliz Dizilerinden Seçmeler

>
Sherlock

Günümüzde geçen bu süper Sherlock Holmes uyarlaması, ilk saniyesinde izleyiciyi avucunun içine alıyor. 3 bölümlük ve her bölümü bir buçuk saat uzunluğundaki bu mini dizi, başroldeki Benedict Cumberbatch’e de çok şey borçlu. Cumberbatch şimdiye kadarki en cins Sherlock karakterlerinden birine imza atmasının yanı sıra, ünlü dedektifin ayrıksı yönlerine de vurgu yapan dizide, özellikle ses tonu ve mimikleriyle unutulmazlar arasına şimdiden girdi desek yeridir. Dr. Watson’la olan ilişkisini de esprili bir şekilde ele alan dizide, “tam bir İngiliz” havası veren Martin Freeman’ın şaşkın ve sabırlı hallerinin cuk oturduğunu da belirtmeden geçmeyeceğim tabii ki. Sherlock Holmes’ün amansız düşmanı Moriarty ile ilk karşılaşmalarındaki, “Normal insanların amansız düşmanı olmaz,” şeklindeki tepkisi de beni benden almıştır.

Dizinin Londra görüntüleri, belki de Londra’nın kendisinden bile güzeldir. Jenerik müziğinin güzelliği de cabası. Sherlock Holmes’ün dehasının yol açtığı gariplikler ve komedi, dizinin, şiddeti ve kan görüntülerini normal birer olgu olarak gösteren diğer polisiyelerden de sıyrılmasını sağlıyor. Sherlock’un çok sıkıldığı bölümde ev sahibinin”yakında çıkar size şöyle en heyecanlısından bir cinayet” sözü, esasında polisiyelerdeki istismar uygulamasını da tersyüz ediyor eğlenceli bir şekilde. Sherlock Holmes cep telefonu ve internet kullanıyor, bunun yanısıra laboratuardaki DNA araştırmalarından da yararlanıyor. Tüm bu günümüze özgü teknolojik özellikler, Sherlock Holmes’ün ortama tek bir bakışında onlarca ipucu yakalayıp şaşırtıcı çıkarımlar yapmasını engellemiyor. Sherlock Holmes’ün kimsenin fark etmeyeceği detaylardan keskin zekasıyla hepimizin ağzını beş karış açık bıraktığı bölümlerin hastasıyım.

Sherlock izlerken pek tabii ki, House-Wilson benzerliğini görmemek elde değil ama House dizisinin de Sherlock Holmes’e sayısız göndermeleri olduğunu ve Holmes’den esinlendiğini unutmayalım. Son bölümün cidden çıldırtıcı bir noktada, tadı damağımızda kalarak bitmesi, ikinci sezon haberleriyle avunmaktan başka çaremiz olmadığını hatırlatır bize.


Luther

Luther, şu ana kadar 6 bölümlük ilk sezonu yayınlanan bir polisiye. Yer yer drama da kaçan dizinin Luther karakteri, Behzat Ç’ye çok benziyor. Tıpkı Behzat Ç gibi, polis teşkilatını pek fazla takmıyor, öfke problemi var ve eski eşiyle de sorunları bitmek bilmiyor. Luther karakterinin ekseninde adalet sistemine dokunduran bir dizi var karşımızda kısacası. Luther rolünde canavar gibi performansıyla döktüren Idris Elba’yı The Wire dizisi ile Rocknrolla filminden hatırlayabilirsiniz. Kendisi bu performansıyla Altın Küre’ye de aday oldu.

Luther’ın ilk bölümünde karşımıza çıkan ana-baba katili Alice için ayrı bir paragraf oluşturmalıyız. Alice Morgan tüm değme femme fatale’lere taş çıkaracak denli tehlikeli ve gizemli. Alice rolündeki Ruth Wilson’ı ise BBC versiyonu Jane Eyre ile The Prisoner dizilerinden hatırlayabilirsiniz. Luther ile Alice arasındaki ilişki dinamikleri dizinin en dikkat çekici bölümlerini oluşturuyor. Alice’in tüm yönlerini henüz görebilmiş değiliz ama ikinci sezon haberinin bu açıdan sevindirici olduğu da kesin.

Luther dizisini, polisiye izlemek isteyen ama dallanıp budaklanmayan bir anlatımla, mükemmellik saçmayan karakterler aracılığıyla psikolojik bir gerilim izlemek isteyenler izlemeli mutlaka. Luther bir Amerikan dizisi olsaydı, o Sherlock’tan bile çıldırtıcı, Se7en filmine göz kırpan finali bu denli etkili olur muydu, tartışılır. 6 bölümlük olması, kısa ve öz diziler arasında kendine sağlam bir yer edinmesini sağlıyor.


Black Books

Coupling’den sonra izlediğim en eğlenceli komedi dizisi Black Books. Bernard Black adlı sinirli, nevrotik, bencil, kendini beğenmiş, kibirli, tembel, pis ve bildiğin zalim karakterin kitapçı dükkanında cereyan ediyor bu 3 sezonluk dizi. Dylan Moran, aynı zamanda senaryosuna da katkıda bulunduğu dizide döktürüyor resmen. Dizinin diğer iki karakteri ise, Bernard’ın arkadaşı, akıllara zarar Fran ile Bernard’ın çeşitli işkencelerine maruz kalan zavallı şaşkın Manny. Manny’e rağmen ortalığı pislik götüren bir ortamdan söz ediyoruz burada, artık gerisini siz düşünün.

En sevdiğim bölüm, Bernard ile Manny’nin yanlışlıkla, normal bir şarap yerine, yüz küsür yıllık şaraptan içtikleri bölümdür. İki kez izledim o bölümü ve ikisinde de yerlere yattım. Bernard’ın müşterilerine karşı tavırları, Fran’in maceraları, Manny’nin nafile çabaları derken bir solukta izlenip bitiyor dizi. Yalnız, diziyi izlerken, kesinlikle bir şeyler yiyip içmenizi tavsiye etmem. Bernard’ın pislikleri sizi çileden çıkarabilir!

Keşke daha uzun sürseymiş ve daha çok kişi izleseymiş dediklerimizden oldu Black Books. Dylan Moran’ın Shaun of the Dead’deki ikilinin sinir bozucu arkadaşları olduğunu fark ettim sonradan ama Bernard Black gibi bir altın madenini tekrar bulması zor. Bernard’ı tüm sinir bozucu özelliklerine rağmen sevdirmeyi bilmiştir Dylan Moran. Bernard’ın diğer özelliklerinin değil ama umursamazlığının size de bulaşması dileğiyle…

9 Comments

Filed under dizi

>Iza’nın Şarkısı

>Magda Szabo’nun olağanüstü güzellikte yazılmış romanı, kocası ölen yaşlı bir kadının, taşradan şehire, kızı Iza’nın yanında yaşamaya gidişini anlatıyor. Bayan Szöcz evinden ayrılınca ruhunu da yitiriyor bir bakıma çünkü kızı Iza’nın ona sundukları ve Iza’nın annesinin daha rahat yaşaması için düzenlediği ortam ters bir etki yaratıyor. Yaşlılık ve gençlik, kasaba ve şehir hayatı arasındaki farklar, gündelik hayatın olağandışılığı ve basit görünen ayrıntıların hayatiliği, Szabo’nun kaleminden okurun da ruhuna nüfuz ediyor. Öyle ki, olağanüstü olaylar, sürükleyici maceralar ve gelgitlerle dolu diyaloglar yok bu romanda ve Szabo sanki, sağlam bir roman yazmak için beylik kullanımlara gerek olmadığını haykırıyor bizlere.

Bayan Szöcz taşradaki evinde güleryüzlü ve becerikli bir kadınken, kızıyla yaşamaya gittikten sonra, hayattan soyutlanan tüm yaşlılar gibi düşüşe geçiyor. Yaşlılığın asıl trajedisi ölüme yaklaşmak değil de, insanın çevresindekilerin yaşlılığa olan algılarının yol açtıkları gibi geliyor bazen bana. Bayan Szöcz sapasağlam bir kadın olduğu halde, kızı Iza annesine bir yaşam alanı bırakmıyor; annesine sunduğu rahatlıklar yaşlı kadını daha da bunalıma sürükleyerek yaşamın dışına itiyor.

Romanı tüm karakterlerin bakış açısından okurken, çok sıkı bir çalışma hayatı olan Iza’nın bakış açısından okuduğumuz satırların bize daha geniş bir perspektif sağladığı bir gerçek. Yaşlılarla yaşamaya ilişkin tüm ayrıntılar çok sahici ve böyle bir yakınınız varsa, ki 93 yaşında ölen bir yakınım geldi aklıma sık sık kitabı okurken, kitabı daha da içselleştirebiliyorsunuz. Iza’nın karakterini daha iyi tahlil etmemizi sağlayan kişi ise, eski kocası Antal oluyor. Antal ve hemşire Lidya aracılığıyla, Iza’nın katı disiplinli, duygudan yoksun ve yönetmeyi seven karakterinin, o her şeyi düşünen, fedakar Iza imajıyla pek örtüşmediğini ve Iza’nın esasında yaşamdan ne kadar çok korktuğunu anlıyoruz.

Duygusallığıyla sarsan, gerçekçiliğiyle daha da etkileyen bir roman Iza’nın Şarkısı. Karakterlerin duyumsadığı melankoli okura da geçiyor. Gündelik ayrıntıların dehşeti sizi de dehşete düşürebilir. Bu kitapla ilgili başka bir yazıya buradan göz atabilirsiniz.

Leave a comment

Filed under kitap

>Oscar 2011

>James Franco ve Anne Hathaway’in sunuculuğundaki 2011 oscarları, beklediğimin aksine enerjik değildi. Önceden hazırlanmış skeçler eğlenceliydi eğlenceli olmasına ama Hugh Jackman’ın sunuculuğundaki oscar törenini aratan bir törendi. Hatırladığım kadarıyla Hugh Jackman’ın sunuculuğundaki oscarlarda, Anne Hathaway Jackman’a eşlik ederek şarkı da söylemişti ama bu kez pek öyle enteresan bir şov izleyemedik. James Franco öyle tutuktu ki, Hathaway’le bir kez olsun bile göz göze gelmemesi dikkat çekiciydi. Klasik deyişle “kimyaları tutmadı” belki. Hathaway’in güleryüzlü havaları da Franco’nun bir kere bile başını çevirip kendisine katılmasını sağlayamadı nedense, garip. Hathaway’e ilişkin kararsızlığım oscarlara da damgasını vurdu kısacası. Yapmacık mı, sempatik mi hala karar verebilmiş değilim. Sürekli kıyafet değiştirip defile havası estireceği belliydi bir oscar klasiği olarak ama insan doğal olarak daha fazlasını bekliyor. “Gel de Ricky Gervais’in lafı gediğine koyan esprilerini arama” şeklinde bir cümle kurmayacağım çünkü her ne kadar Gervais’in gerçekten de lafı gediğine koyma hususunda başarılı ve cesur olduğunu düşünsem de, onun da Altın Kürelerde yaptığı magazinden ibaretti.

Ödül kazananlara gelecek olursak, genel olarak sürpriz yaşamadığımız söylenebilir yönetmen adayları hariç. Bu kategori, Christopher Nolan aday gösterilmediği için benim için baştan kaybetmişti ama birçok insan gibi ben de, bu yılın David Fincher’ın yılı olacağını ve 2011 yılının en iyi filmle en iyi yönetmen ödüllerinin iki farklı filme verileceği yıl olacağını düşünüyordum. Gelgelelim Fincher yine heykelciği götüremedi evine ve yönetmen konusunda da Akademi tercihini The King’s Speech’ten yana kullanarak Tom Hooper’a verdi ödülü. En iyi orijinal senaryo da keza The King’s Speech’e gitti. The King’s Speech, kraliyet ailesi üyelerini anlatan diğer filmlerden farklı bir yapıdaydı, bu tarz filmlere ilgisi olmayanları bile kendisine çekti bir şekilde ve en iyi film ödülünü Social Network balonu yerine bu filmin almasından son derece memnunum ama en iyi orijinal senaryo deyince, orada durmak gerekiyor. Bir yanda Inception, diğer yanda, gayet de, “senaryo işte” dedirten senaryolar var ama ben Akademi’ye Nolan’ı yönetmen olarak aday bile göstermedikleri için yeterince sövdüğüm için buna da şaşırmadım son kertede. Sadece teknik kategorilerle züğürt tesellisi alan Inception, etki açısından ve bazı kusurlarına karşın benim için oradaki tüm filmlerden daha önemliydi ama hep böyle olmuyor mu zaten? Nolan-Aronofsky-Fincher, popüler kültür açısından bakarsak, son 10-15 yılın en önemli yönetmenleri. Her filmini beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı konu ama sinemaseverim deyip de bu üçlünün filmlerine kayıtsız kalan çok az insan vardır. Akademinin bu, “gösterip de vermeme” tarzının ne ilk, ne de son olacağı sonucuna götürüyor bizi tüm bunlar. Martin Scorsese’nin bile, yıllar yıllar sonra bir yeniden çevrimle oscar ödülü alabildiği düşünülünce özellikle, artık hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor. Bu söylediklerim tüm ana kategoriler için geçerli aslında. Spielberg en iyi film ödülünü verirken yaptığı konuşmada da bunu vurguluyordu.

En iyi film kategorisinin 10 filme çıkarılmasının sonuçlarından biri olan, bu yıl Toy Story 3’ün, geçen yıl Up’ın da, en iyi animasyon kategorisi yetmiyormuş gibi bu kategoriye eklenmesini büyük bir gereksizlik olarak görüyorum. Toy Story sevdiğim bir animasyon serisidir fakat en iyi animasyon ödülünü kazanacağı bariz bir filmin, sırf kategoriyi doldurmak ve filmin daha da fazla promosyonunu yapmak adına bu kategoriyi işgal etmesi saçmalık değil de nedir? Film mi kalmadı 10 film arasına girecek? Never Let Me Go niye yok? Geçen yıl Bright Star niye yoktu? Cevabını kendi kendime vermeye çalışırsam, tüm olayın stüdyo promosyonlarına bağlı olduğu yorumunu yapabilirim.

Social Network’e verselerdi en iyi film ödülünü, inanın insanlığa olan tüm inancımı yitirirdim. İnsanlığa inancım yok gerçi zaten ama üç kuruşluk film keyfimizi de bir parça bozuyor böyle şeyler. Social Network’ün tüm olayı oyuncu yönetimindeydi, onun dışında ne Zuckerberg’in tartışmalı kişiliği beni ilgilendirir, ne facebookun nasıl ortaya çıktığına karşı bir merakım vardır, ne kim kimi arkadan vurmuş şeklindeki bilindik hikayeler, ne de güya “Şekspiryen” olduğu söylenen o bitmek bilmez mahkeme diyalogları. “Bir neslin ruhunu okuyan film” lafı da artık kabak tadı vermedi mi? Bir neslin ruhunu okuduğu falan yok Social Network’ün. İnternet kullanımının insan ilişkilerine ve yaşam tarzımıza olan etkisine de şöyle bir değiniyor o kadar. Ama yapımcılar işlerini çok iyi yapıyorlar ve bir tanesinin röportajlarından birinde geçen, “bu filmden önce Japonya’da (ya da ona benzer bir yerde emin değilim) facebook yoktu; böylece film amacına ulaştı” şeklindeki açıklaması kazın ayağını net bir şekilde özetliyor.

Artık oyunculara gelecek olursam; ödül kazanması tahmin edilen tüm oyuncuların ödüllerini alarak bizi şaşırtmadıklarını eklemeliyim. “Romantik İngiliz centilmeni” rolleri dışında kendisine pek farklı roller bulamayan ve yeteneği sonunda takdir edilen Colin Firth, küfürlü geçmişine eğlenceli bir gönderme yaparak beni benden alan günümüzün Robert De Niro’su demekte sakınca görmeyeceğim Christian Bale (kes o sakalı!), Frozen River’da da çarpıcı bir performans göstermiş olup The Fighter’la en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alan ama kabul konuşmasını beğenmediğim Melissa Leo ve de en önemlisi, “bir oscarı eksik” dediğimiz Nataliemiz Portmanımız. Natalie’nin mor elbisesine de, haline tavrına da, Leon ile Luc Besson’a gönderme yaptığı heyecanlı konuşmasına da bayıldığımı söylemeliyim. Matilda’dan beri beklediğim an geldiğinden, gecenin zirve noktası Natalie’ydi benim için, gerisi hikaye.

Sinematiğe eklediğim oscarlarla ilgili görselleri burada bulabilirsiniz. Seraya özgü fashion police ise, pek tabii ki de twitterda yer alacak!

6 Comments

Filed under film

>Pek matah değil

>
Blue Valentine

Gün geçmiyor ki, Amerikan sineması “yeni Eternal Sunshine” arayışının etkisiyle bir film daha çekmesin. Blue Valentine, gerçekçi bir aşk filmi iddiasıyla yola çıkmış. Gerçekçiliğine itirazım yok. Çiftin zaman içindeki değişimi, aralarındaki bağın giderek zayıflaması, monotonlaşan evlilik, çocuğun etkisiyle tüm dünyalarının değişmesi gibi etkenler tıpkı gerçek hayattan enstantaneler gibi. Benim itirazım çiftin gerçekten aşık olup, zamanla aşklarının bittiğinin iddia edilmesine. Michelle Williams’ın oynadığı, Michelle Williams’ın etkisiyle mi bilinmez, son derece itici yansıtılmış kadın başka bir ilişkisi olduğu halde Ryan Gosling’le yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma aslına bakarsanız cinsel bir kaçamaktan ibaret. Ne zaman ki, bu kaçamak sonucu istenmeyen hamilelik ortaya çıkıyor, ondan sonra çiftin ilişkisi ciddileşiyor. Bu yüzden, çiftin birkaç yıl sonraki, değil yakınlaşmak birbirlerinin yüzlerine bile bakamadıkları halleri, ilişkilerini dayadıkları sallantılı temelin kaçınılmaz bir sonucu. Yoksa ortada, muhteşem bir aşkın sonrasında gelen hüzün ve hayalkırıklığı falan yok. Gayet çarpık başlayıp, çarpık biten bir ilişki hikayesi şeklinde izlerseniz gerçekçi gelebilir ya da geri dönüşlerle ilerleyen filmin en iyi yanı olan kurgusuna rağmen karakterlerin buhranları bana olduğu gibi size de afakanlar bastırabilir. Revolutionary Road’u gel de arama diye düşünmeden edemiyor insan. Michelle Williams yerine Ryan Gosling aday gösterilmeliydi oscara. Sırf yüzüğü aradığı sahne için bile.

The Kids Are All Right

Lezbiyen çiftin çocukları biyolojik babalarını arayınca ortalık karışıyor diye özetlenebilecek bir film. Sonrasında aşk üçgenine (peh) döndüğü için vasata meylediyor. Böyle bir çiftin çocuğu olmak nasıl bir his; ne onu tam olarak anlatabiliyor, ne de sperm bankası aracılığıyla çocuk sahibi olma konusunu sorguluyor. Bu noktayı sorgulayan tek kişi de, çiftin oğulları Laser. Öğrenmek istiyor, bir insan neden spermini bağışlamak ister diye. Doğru düzgün bir yanıt alabildiği ise söylenemez. Zaten filmin derdi de bu değil. Lezbiyen çiftin zamanla yıpranan ilişkisi sorgulanıyor gayet itici Mark Ruffalo’nun aralarına girmesiyle ama filmin o konuda da çok cüretli olduğu söylenemez. Heteroseksüel ilişkiyi gösterme açısından cüretli davranmayı tercih etmiş yönetmen asıl. Filmin tek yıldızı Annette Benning. Natalie olmasa oscarı o alır derdim. Sonuçta, liberal mi, muhafazakar mı olacağına karar verememiş bir film var ortada. Televizyon dizilerinin bu konuda daha cesur olduğunu düşünüyorum. Bu film de işte, 10 filmle doldurulacak oscar filmlerine bir tane de bağımsızımsı bir film ekleyelim diye var.


True Grit

Coenlere körü körüne bağlı bir hayran değilim ama Fargo, Miller’s Crossing, The Big Lebowski, A Serious Man gibi sevdiğim birkaç filmleri mevcut. No Country For Old Men’i de sevip sayarak izlemiştim ama o kadar büyütülecek bir yanı yoktu kesinlikle. Coenler kara mizaha sarınca daha etkili filmler ortaya çıkarıyorlar bana kalırsa. Örneğin geçen yılki A Serious Man, True Grit’ten çok daha iyi bir filmdi. True Grit Coenlerin westerni ve yine büyütülecek bir şey olmadığı kanısındayım. Western deyince ben hala Sergio Leone’lerde kaldığım ve babam sağolsun çocukluğum o filmleri izleyerek geçtiği için bu filmden hiç hoşlanmadım. Film de yeniden uyarlama zaten. En son izleyip de sevdiğim western 3.10 to Yuma idi. Jeff Bridges’in karakteri dışında enteresan bir şey göremedim True Grit’te ama The Big Lebowskiler, Fearlesslar vs.leri düşününce insan, onun da yeni bir şey yapmadığını görebilir. Başroldeki çocuk oyuncu da, bilmiş kız kontenjanından iyi oynuyor ama bana en son heyecan veren çocuk oyuncu Leon ile Natalie Portman’dı. Zaten Leon ilk izlediğiniz filmler arasındaysa, geri kalanına şüpheyle yaklaşmanız doğal bir şey. 6. His’teki çocuk vardı bir de ama unutuldu gitti, kayboldu o da. Keşke Clint Eastwood’un kendisi bir western filmi çekse, Sergio Leone’ye selam çaksa ama nerdee… Coenler nefes alsa oscar adayı oluyorlar ve şu an Christopher Nolan’ın alması gereken en iyi yönetmen adaylığını işgal ediyorlar. (İlle de ödülü Nolan alsın demiyorum, mutlaka adaylar arasında olmalıydı diyorum şu son 10 yılı göremecek kadar kör Akademi üyelerine.) Bu filmi sevdiyseniz saygı duyarım ama insaf yan, Coenlerin zaten oscarları var. Her sene aday gösterilmek zorundalar mı?

5 Comments

Filed under film

>Süper İyi Günler

>Asperger sendromlu bir çocuğun günlüklerini okumak, dünyaya -çoğunlukla- salt mantık çerçevesinden bakan bir bireyin günlüklerini okumak aynı zamanda. Christopher mecaz denen olaydan bihaber. Söylenenleri kelimenin ilk anlamıyla algıladığı için trajikomik olaylar meydana geliyor. Komşunun köpeğini ölü bulan Christopher’ın dedektifliğe soyunması, insanları sorgulamaya çalışırken cereyan eden komik olaylar ve kendisini rahatsız edici aile gerçeklerine götüren olaylar zinciriyle birlikte, kitabın en sürükleyici kısmı olan tren yolculuğu bir çırpıda okunuyor. Asperger sendromlu Christopher’ın bakış açısından enteresan ayrıntılara dalarken, “aynı anda hem komik hem hüzünlü” olan romanlar serisine bir yenisi daha ekleniyor.

Okurlar nedense, Christopher’ın asperger sendromlu mu, otistik mi olduğu konusunda bitmek bilmeyen tartışmalara girmişler. Benim okuduğum ve orijinal İngilizce versiyonu olan “Curious Incident of the Dog in the Night-Time”‘da “asperger” diye geçiyordu ama aradaki farkı ya da ayrıntıları merak edenler wikipediayı inceleyebilir. Bana göre önemli olan Christopher’ın hangi sendroma sahip bir hastalığının olduğu değil, “normal insanlar” denen güruhtan farklı bir bakış açısını yansıtması ve yazar Mark Haddon’ın da bize bu çocuğun hikayesini ve arayış yolculuğunu sade, eğlenceli ve yer yer de içli bir dille aktarması. Tabii, aspergerli otistiklerin iç dünyasını yeterince iyi veremediği şeklinde eleştirilere de maruz kalmış yazar. Doğal olarak o kadarını bilemeyiz ama bu haliyle de aydınlatıcı görünüyor roman. Kitabın iki bölüme ayrıldığı da söylenebilir. Christopher’ın gerçeği öğrenmeden önceki ve sonraki yazdıklarına dikkat etmek lazım. Çıktığı yolculuğu yazar oldukça gerilimli bir üslupla anlatıyor. Christopher’ın sendromu bu gerilime tuz biber ekiyor.

Mark Haddon romanında Christopher aracılığıyla enteresan bilgiler de sunuyor okurlarına. Özellikle uzayla ilgili bölümler pek güzel. Zamanın gizemi de cabası. Matematiksel ayrıntılara ise şahsen hiç girmesem daha iyi.

Bence asal sayılar hayata benziyor Çok mantıklılar ama asla kurallarını çözemiyorsun, bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile...”

Kitabın bölüm numaralarının asal sayılarla ilerlediğini de eklemeliyim.

4 Comments

Filed under kitap